• Güneş’e dokunmak lazım

    - 19 Mart 2009 Perşembe

    “GÜNEŞİ GÖRDÜM” LE MAHSUN YILMAZ OLAMAZ

     

    Mahzun Kırmızıgül”ün, “Güneşi Gördüm” filminin vizyona girdiği ilk gün izleme fırsatım oldu. Konya”nın konumu, Kürt sorununa bakış açısı ve yaklaşımı; AKP, SP ve MHP gibi partilerin ağır bastığı bir İlde rağbet olmayacak inancıyla sinemasına gittim.

     

    Doğrusu yanılmışım, “Güneşi Gördüm” filminin oynadığı bütün salonlar tıklım, tıklımdı. Benim girdiğim salonda boş yer yoktu. En önemlisi film bitiminde salonu dolduran yüzlerce seyircinin alkış tufanıydı. Hiç alkış beklemiyordum.

     

    Hani, Mahsun”un belki konu çok hassas olduğu için, belki gelişen konsept nedeniyle yüzeysel, herkese eşit mesafede; ne şiş yansın ne kebap yaklaşımı ile, ama doğrudan Kürt sorunu, koruculuk, köylerin boşaltılması ve büyük şehirlerin varoşlarına sürgünü öyle veya böyle işlediği bir filmdi.

     

    Filmi yorumlamadan önce bir konuya açıklık getirmek ve görüşümü dile getirmek istiyorum. Bazı gazeteler, magazin ağızlar, neyin ne olduğunu bilmeden yazanlar, çizenler; Mahsun Kırmızıgül”ü rahmetli Yılmaz Güney ile kıyaslamaya çalıştılar.

     

    Birinci bu yaklaşım için kehanette bulunmak çok erken. Daha Mahsun yeni, yeni farklı iki film yaptı. Beyaz Melek”ten sonra, “Güneş”i Gördüm” 2. filmi. Yaptığı 2. filmde de konunun özüne değil, etrafında dolaşarak işte arif olan anlar manasına “Güneşi Gördüm” diye güzel ve anlamlı bir isim koydu.

     

    Oysa Yılmaz Güney öyle mi yapıyordu, hayır. Bodoslamasına konuya giriyor, bombanın pimini çekiyordu. Yani Mahsun gibi tribüne, hükümete, askere, Kürde, Türke, Devlete, örgüte biraz sana, biraz da sana herkese eşit mesafede, kimseyi incitmeyen bir yol izlemiyordu. Asıl konunun içine melodramı, eşcinseli, töreyi vb. farklı çeşnileri katmıyordu. Yılmaz Güney tavrını hemen koyuyordu.

     

    Mahsun, geleceğini tehlikeye atmayı göze almaz; hesaplı hareket ediyor. Yılmaz Güney her şeyi göze alan, yaşamını tehlikeye atan ve bu uğurda sürgünde ölen dev bir sanatçıydı. Yılmaz kendini halka kabul ettirmişti. Mahsun ise Bakanlar, Gazeteciler, Millet Vekilleri ile özel galalar ile belli adresleri işin içine çekerek ortamı yumuşatıyor.

     

    Yani dostlar ikilinin arasında fark o kadar çok ki, Saymak ile bitmez. Ha, zaman içinde Mahsun istese bir Yılmaz Güney ağabeyinin izinde giden daha açık, daha anlaşılır ve daha cesur filmler yapamaz mı? Tabii ki yapar. Bizde onu takdir eder ve överiz. Belki 2. bir Yılmaz Güney değil, ama onun fikir, görüş ve sinema anlayışını günümüze uyarlarsa o zaman Kürt kökenli bir Türk sanatçı olarak onu severiz.

     

    Filmin konusu ve yazacaklarıma gelince:

     

    Yukarıda girişte yer verdiğim gibi Mahsun”un “Güneşi Gördüm” filmi vizyona girdiği gün izledim. Ülkemizin yakın tarihinin en acı ve kanlı döneminde Kürt coğrafyasında geçen dramı, Kürtlerin çektiği acıların kıyısından geçen “Ne camiden ne kiliseden (Kürtçe, xwe ne ji dere, ne ji mizgevte kiriye)” eden bir senaryo ile ele almıştı.

     

    Filmin ilk yarı ana konusu, Kürt coğrafyasında kadın ve çocuk üzerindeki yanlış sosyal yapıyı, genelde de korucu olmayı ret eden köylülerin karşılaştığı zorlukları; biri dağda, diğeri asker kardeşlerin “ Çatışmada karşı karşıya gelirsek ne olacak?” sorusuna, ağabeyin “ Ben ölürsem terörist, sen ölürsen şehit” diyalogu; doyumsuz bir çekim, tablo gibi görüntüler. Boşaltılarak sürgüne gönderilen milyonların hikâyesini; halkın acılarıyla beraber, ucunda, kıyısında sistemin çelişkilerine de yer veren filmin ilk yarısı için harika diyorum.

     

    Aslında Kürt coğrafyasında Kürtler kardelen gibi güneşi her gün göre, göre ölüyorlar. Asit kuyularında peş peşe öldürülenlerin cesetlerinin arandığı günlere denk gelmesi, ölümlere tanıklık eden insanlar için bu film hiç yabancı değil. Belki de onlarca dramın bir parçasıdır.

     

    Sakın Mahsun”u ve filmi eleştirdiğim anlamı çıkartılmasın. Kürt sorununu, süresi belli bir filmde anlatmak kolay değil. Değil kelimeler, cümleler, filmler; onlarca ansiklopedi ve günlerce süren dizilerde bile bunu anlatmak kolay değildir. Bu dramı çeken ve yaşayan bilir.

     

    Kuşkusuz kahır sayıda Kürtler belli bir dönem bu zorluğu yaşamışlardır. Ancak, göçün bütün olumsuzluklarını ve acılarını büyüklerden çok kadınlar ve çocuklar daha farklı yaşadığı bir gerçek. Süren operasyonlar altında sıkılan onlarca silah, silahların gece karanlığında çıkardığı ışıklar, evlerin içine düşen mermiler; anne ve çocukların çığlıkları. Her şeye rağmen silahlardan arda kalan boş kovanlar çocuklar için birer oyuncak ve eğlence olmuştu. Nasıl olmasın ki? Kürt sorunu 30 yıldır yaşanan o kadar çok kanlı ve çok boyutlu bir sorundu ki, anlatması, yazılması ve bir filmde yaşanan acıları göstermek o kadar da kolay değildir.

     

    Her şeye rağmen Kırmızıgül “Güneşi Gördüm “ filmi ile birazcık olsun batıdakilere Kürtlerin çektiği sıkıntıları kısmen de olsa anlatabilmiş ve Konya gibi bir yerde filmin sonunda alkışlatabilmiş ise bence bu film gereğini yerine getirmiş ve başarılı olmuştur. Filmde, “Kürt sorununu”, “Güneydoğu sorunu” olarak dile getirmek, makalemin başında dediğim gibi bu senaristin çekinceleriydi. Beklide Mahsun, haklıdır. Belki de daha sürece ihtiyaç vardır. Mahsun güneşi gördü, belki başka bir Kürt senarist, resijör ve de oyuncu güneşi elleriyle tutar. Mahsun, Her şeye rağmen sorunu ucundan bile tutmuş olsa başarılı olmuştur.

     

    Mahsun ya da başka bir senarist Güneş”e dokunacaksa, elinin yanacağını bile, bile 12 Eylül ve sonrası Diyarbakır zindanlarında olanlardan başlayıp, sokaklarda enselerinden faili belli cinayetler ile süren, evlerinden karakola diye götürülüp bir daha geri dönmeyenlerin; köy ve mezralarından metropollerin varoşlarına sürgün edilerek savrulanların dramını anlatmak gerek. Mahsun, çocukluğundan beynini bir yerine takılı kalmış izlerden yola çıkarak acılarını duygularıyla yoğurarak “Güneşi Gördüm” filmini çekti. Filmin içinde Kürtlere dair çok şey var. Kürt sorununun, sorun olduğu bir dönemde bu filmi yaptığını göz ardı etmeyelim.

     

    Filmi izlerken bazen duygulandım, bazen gözyaşlarıma hâkim olamadım. Filmi sorunun ağır acı ya da dramlarını ön plana çıkardığı için değil, bir Kürt olarak daha fazlası gözlerimin önünde canlandığı, yüreğim daraldığı için hüzünlendim, ağladım. Mahsun, kendi filminin yazarı, yönetmeni ve başoyuncusu olarak bence başarılıydı. Nitelikli bir kadroyla filmi yapmıştı. Son olarak bu film, Kürt sorununu, terör ile niteleyenlere bence güzel bir cevaptı. Sevgili Mahsun sen bir Yılmaz Güney olamazsın, ama onun ırkdaşı, kardeşi olarak daha güzel ve daha cesur yapıtlara imza atabilirsin. Türk sinemasında bir Kürt olarak kalıcı bir isim olabilirsin. Başkaları dokunmadan, sen güneşe dokun.

     

    Newroz”a gel pîroz be!

  • Din ve Dil Siyaseti

    - 12 Mart 2009 Perşembe

    Seçimler, demokrasinin olmazsa olmaz tek yoludur. Seçimin yöntemleri farklı olabilir; ancak seçimde tercih demokrasinin vazgeçilmez bir öğesidir.

     

    Seçimde birkaç oy fazla alırım diye hassas bölge olan genelde Doğu ve Güneydoğu, özelde ise Diyarbakır, Batman, Şırnak, Hakkari üzerinde halkı ikiye bölecek bir seçim dönemi yaşatmak bazı partilere belki oy kazandırır, ama unutulmasın ki kardeşler arasında tedavisi mümkün olmayan bir hastalığa ve çatışmaya yol açabilir. Bunun vebali çok ağır olur.

     

    Coğrafya 30 yıldır zaten bölünmüşlük ve şiddetin getirdiği çatışmalar yüzünden hep kaybetti. Özellikle bu konuda en fazla etkilenen iller hiç şüphesiz Diyarbakır, Batman, Hakkari ve Şırnak oldu. Dört kent de Türkiye ve Dünya gündemine ya saldırı ve terör, ya kadın intiharları ya da faili meçhul (belli) cinayetler ile gündemin ilk sırasında yer aldı.

     

    Kentlerimizi siyasi kavgaların şehirleri yapmak yetmiyormuş gibi, şimdi de “Din” ve “Dil” gibi Kürtlerin en hassas olduğu iki konuda halkı karşı karşıya getirmek tek kelime ile ileride oluşabilecek tehlikeyi görmemek demektir.

     

    Seçimden sonra kazanan, kaybeden siyasiler göbeklerini kaşırken, aralarına nifak soktukları halkı hiç düşünüyorlar. Özelde Diyarbakır, Batman, Şırnak, Hakkari, Siirt, Van; genelde bütün coğrafya son 30 yıldır hangi gün güzel olaylar ile anıldı ki? Güzel olaylar ile anıldı da biz mi görmedik, biz mi yazmadık.

     

    Evet, bu coğrafyanın kirlenen siyasi ortamının temizlenmesine ihtiyaç vardır. Artık birilerinin siyasi gelecekleri için halkın arasını daha fazla açmasına, ortamı gerilmesine fırsat verilmemelidir. Sivil Toplum Kuruluşları, Yöneticileri, Siyasi Parti temsilcileri, seçim için propaganda yapan ve bölgede etkin olan iki siyasi parti AKP ve DTP yöneticileri bu konuda oldukça hassas olmalıdırlar.

     

    Halkın eğilimi ve ne istediğini çok iyi bilen siyasiler “Din” ve “Dil” üzerinde bölmek yerine Başkanlıklarını almak istedikleri şehirlerde neler yapmak istediklerini, ne gibi eksiklikler tespit ettiklerini ve tabii ki varsa bir kimlik sorunu ki var; onu iki tarafta açık bir dille, bölmeden, ayrıştırmadan, karşı karşıya getirmeden söylemenin yollarını bulmalıdırlar. Bu halk artık “Bizden”; “Sizden” söylemlerinin ötesinde seçmen olarak kendisi ve kültürüne iyi bir ilgi, sevgi ve saygı beklemektedir. Partiler bir bölen değil, birleştiren olmalıdır.

     

    Siyaset yapan bölgenin Bakanları, Milletvekili, Parti Başkanları, Parti örgütleri ve Yerel Yönetime talip olan Başkan adaylarına sesleniyorum. Bölge halkı 86 yıldır, özellikle son 30 yıldır büyük bir sarsıntı yaşıyor. Yaşadıkları travmayı daha çok derinleştirmek gibi bir yaklaşım sergileyerek hastalığı daha fazla ağırlaştırmaktan kaçınınız.

     

    Bölge halkını bölen, bir birine karşı rakip hale getiren yaklaşımlardan vazgeçin. Tarikatları, cemaatleri, ağaları, korucu ve şeyhleri devreye koyarak Kürt halkının bütünlüğüne nifak tohumlarını ekmeyin.

     

    Bölgede iki partinin kimlik siyaseti yaptığı açık seçik ortadadır. AKP Din üzerinden, DTP de 86 yıldır süre gelen çaresizlikten haklı olarak Dil üzerinden halka kimlik bunalımına sürüklüyorlar. Bilinmelidir ki bölge halkı hem dinine, hem de diline ve kimliğine son derece bağlıdır. Lütfen siyasetinizi başka argümanlar ve söylemler ile zenginleştiriniz.

     

    Seçmene de söyleyecek sözüm olacak. Kimlik siyaseti yaparak oy peşine düşenlere itibar etmek doğru mu? Doğru olmasına doğru değil, ancak kimliğini inkar ederek belli siyasi partilerin peşine takılmak, çıkar karşılığı oy kullanmakta onursuz bir duruş değil mi?

     

    Yine bazı partilere dönüp soruyorum? Bireyi onurlu ya da onursuz bir konuma düşürmeye hakkınız var mı? 30 yılda bölgede olup bitenlerden sonra vatandaş yeterince politik birey haline geldi. Partileri ne pahasına olursa olsun seçimi almak için halkın arasını açmak ne dine, ne Kürtlüğe sığar.

     

    Tabii ki propagandanızı yapacaksınız. Ancak bölge halkının hassasiyetleri üzerinde siyaset yapmak kirli bir siyasettir, vazgeçin. Seçimi almak için yanlışlarınızı halka mal etmeyiniz. Bu halk sürü değildir. Bu halk kültürünü, aş ve iş istiyor. Geçici kısa vadeli yardımlar ya da içi boş laflar vatandaşın karnını doyurmuyor.

     

    Bu güne kadar İktidarda olanlar, muktedir olanlar bölge için onlarca paket açtınız. Hani ne değişti, söyler misiniz?  Birkaç ton kömür, bir torba pirinç, iki kilo yağdan başka bu halka ne verdiniz söyler misiniz? Verdiğiniz üç kuruşa karşılık namusu olan oyuna göz diktiniz.

     

    Söyler misiniz? Ölen gençler, yok olan aileler, boşalan köyler, varoşlarda perişan olan milyonlar, işsiz, aç ve sefil bir topluluk dışında hani ne yaptınız? Bölgede 86 yılın sonunda kaç fabrikanın bacasını tüttürdünüz? Kaç aileye ekmek, aş, iş sağladınız? Sormazlar mı?

     

    Yeter artık. Kitle psikolojisinden faydalanarak insanların bir birlerini kırmalarına daha fazla yol açmayın. Aşık Mahsuni”nin “Yiğit muhtaç olmuş kuru soğana bilmem söylesem mi, söylemesem mi” dediği gibi; Yiğit kuru soğana muhtaç hale gelmişken siyasi söylemler, seçim palavraları ile halkı ikiye bölmenin bir anlamı var mı?

     

    Bölge halkının ekonomisini düzeltecek, her eve bir çalışan fırsatı verebilecek bir formülünüz varsa lütfen onu anlatınız. Yok, seçimden sonra verdiğiniz sözlerden cayacaksanız kimseye söz möz de vermeyin, kimseyi göz göre, göre kandırmayın.

     

    Birilerinin “Dün dündür, bugün bugündür” sözlerini bu halk yalnız ezberlemedi beynine nakşetti. Artık en cahil bildiğimiz seçmen neyin iyi, neyin kötü olduğunu biliyor. O”nun bugün için yaşadığı işsizlik ve yoksulluk zaafından yararlanarak oy için kullanarak vicdanınızı (tabii varsa) sıkıntıya koymamanızı öneriyorum. Seçimi ve vaatlerinizi gerçekler üzerinde yaparak seçmenden oy istemenizi öneriyorum. Dileriz gözleri oy hırsı bürümüşler tarafsız sesimize kulak verirler.

  • Türk ne demek istedi?

    - 01 Mart 2009 Pazar

    Mecliste ilk Kürtçe konuşma 1991″de Leyla Zana tarafından gerçekleştirilmişti. Zana”nın “kardeşlik için” sözleri onun ve arkadaşlarının Meclis”ten atılmasına ve de 10 yıl zindanlarda demir parmaklıkların arkasında kalmasına yol açmıştı.

     

    18 yıl sonra ikincisi DTP eş başkanı Ahmet Türk”ün Grupta yaptığı konuşması ile gerçekleşti. Meclis TV yayını anında kesti. Meclis Başkanı “İç tüzük ve Anayasa” diyerek Türk”ün yanlış yaptığını söyledi. Allah”tan MHP”nin klasikleşmiş “vatana ihanet ve Milliyetçi hareket daha son sözünü söylemedi” gibi tehdit ve söylem ile Genelkurmay”ın savcıya adres göstermesi dışında bu satırların yazıldığı ana kadar önemli bir şey yaşanmadı.

     

    Gerçekten Ahmet Türk grupta yasa dışı bir eylemde mi bulundu. Hayır diyenler de, evet diyenler de var. Hayır diyen iki kişinin ortak görüşünü sizlerle paylaşacağım. Taraf gazetesinde Her Taraf”a yazan Avukat Vedat Erten ve Star gazetesi köşe yazarı Mustafa Erdoğan”ın ortak savlarında diyorlar ki:

     

    “Meseleyi “devlet” düzeyinden “siyaset”e çektiğimizde başka bir tuhaflık görüyoruz. İktidar partisi çoğunluğu bir yandan Kürtçe TV kanalını açmakla övünürken, öbür yandan DTP parti grubunda Kürtçe konuşulmasını eleştiriyor ve bu nedenle TBMM TV”yi susturuyor.

     

    Gelelim meselenin hukuki yanına. İşin aslı şu ki, Ahmet Türk”ün çıkışı iddia edildiği gibi “yasadışı” olduğunun açık dayanaklarını ne Anayasa”da ne TBMM İçtüzüğü”nde ne de Siyasi Partiler Kanunu”nda bulabilirsiniz. Nitekim:

     

    1-Anayasal olarak Devletin “resmi dil”inin Türkçe olması (m.3) siyasi partilerin gerektiğinde kendilerini bu dilden başka bir dille ifade etmelerine engel oluşturmaz. Çünkü, Türkçeden başka bir dil “ifade” yasağının genel olarak kalkmış olması bir yana, siyasi partiler devlet organı değildirler. Başka bir anlatımla, siyasi partiler devleti değil toplumu, toplumun farklı kesimlerini temsil ederler.

     

    2- Ne TBMM İçtüzüğü”nde ne de Siyasi Partiler Kanunu”nda parti gruplarındaki “konuşma dil”ine ilişkin bir düzenleme vardır. Dolayısıyla, bu konuda partiler için serbestlik esastır. Kaldı ki, gurup konuşmaları partililere hitap ettiğinden, kendi aralarındaki iletişimin kolaylığı açısından, partililer kendi anadillerinde konuşmaya ihtiyaç duyabilirler.

     

    3- Grup toplantısında birkaç kelime Kürtçe konuşmanın, SPK”nın parti yasaklarıyla ilgili 78/a maddesindeki “Anayasa”nın…(devletin) diline… dair hükümlerini… Değiştirme” amacı güttüğü veya “bu amaca yönelik faaliyette bulunma” niteliğinde olduğu savunulamaz. Öte yandan, aynı Kanun”un 81. maddesinin c bendinde geçen “kapalı salon toplantıları” ibaresi de Meclis dışında yapılan propaganda ile ilgili olup, grup toplantılarını kapsamaz.

     

    Yürürlükteki mevzuattan “özgürlük karinesini” esas alan bir hukuki muhakeme ile ulaşılabilecek bu sonuçlara rağmen, mevcut Siyasi Partiler Kanunu”nun neredeyse silahlı kuvvetlerin İç Hizmet Kanunu”nu andıran disiplinci-otoriter özelliğinin benzer bir zihniyete sahip olanların elinde siyasi partilere karşı son derece baskıcı bir araç olarak kullanılmaya elverişli olduğu açıktır.”

     

    Yukarıdaki yorumlara göre Ahmet Türk”ü Meclis çatısı altında “şov” yapmakla suçlamak, DTP”yi eleştirmek, Meclis Başkanının dediği gibi “yasadışı” ilan etmek ne kadar doğrudur. Devlet TV”si Kürtçe yayın yaparken, Kürt taleplerini dile getiren bir partinin kendi grup toplantısında Kürtçe konuşmasına karşı çıkmak çifte standart ve hukuk dışılık değil mi?

     

    5132863as1367743189596231fe1350525Kürtlerin kendilerini ifade ettikleri, ana dilleri olan “Kürtçe” ile konuşmayıp hangi dili konuşacaklar? Özgün diliyle konuşan Türk, Kürtlerin kültürüne sahip çıkmıştır. Hani farklı dil ve kültürler Türkiye”nin zenginliğiydi?

     

    Ahmet Türk tecrübeli, güngörmüş, saygın, kanaat önderi bir siyasetçidir. Verdiği mesajlar yerinde ve isabetlidir. Ahmet Türk, demek istiyor ki; Kürtler, Türkler ile birlikte mutlu bir şekilde yaşamak istiyor. Ama ana dilleri, kültürleri ile baskı ve tehdit görmeden. Türk, demek istiyor ki; Lozan anlaşması gereği Türkiye”de Türklerden başka Kürtler de yaşıyor. Kürtlerin kendi ana dilleri vardır. Bugün değil, bin yıldır bu iki halk birlikte yaşıyor. Demek istiyor ki, 85 yıldır yapılan yanlışlık artık düzeltilsin. Bunun adresi de Kürtçe konuşma yaptığım TBMM çatısı altında gerçekleşebilir. Kürtler artık “Öteki” değil, “Biz, siz onlar gibi” olmak istiyorlar.

     

    Türk, 21 Şubat Birleşmiş Milletler “Ana Dil” gününde Türkiye ve Dünya”ya 24 Şubat 2009 tarihinde Meclis grubunda Kürtçe konuşarak “birlik, beraberlik ve kardeşlik” çağrısı yaparak son derece önemli bir görevi yerine getirmiştir.

     

    Türk, Kürtçenin Meclis Genel Kurul salonunda da özgürce konuşulması için gerekli Anayasal değişiklik yapmanın zamanın geldiği mesajını da vermiştir. Ahmet Türk TRT- 6 (Şeş) yayın yaparken, Kürtçe konuştu diye Meclis TV yayını kesiyorsa Kürtçe dili üzerinde sansürcü, baskıcı ve yasakçı zihniyetin devam ettiğini belgeli olarak ortaya koymak istedi.

     

    Türk, “TRT Şeş”ten sonra Kürdoloji enstitüleri açılacak, Kürtçe tam özgür olacak” sözlerinin seçim için bir aldatmaca olduğunu ifade etmek istedi. Nitekim yaptığı çıkış ile haklı olduğunu gösterdi.

    Bu nasıl bir anlayıştır ki Kürtçe TV, Üniversite de Kürtçe bölüm olabilir, ama Kürtçe eğitim olmaz. Başbakan bilmediği Kürtçe diliyle mesaj verecek, Van”da Kürtçe ( o da yanlış yazılmıştı) pankart asacak; ama Kürt Ahmet ana dili ile konuşunca “Yasak” olacak.  Siyasi Partiler Kanunu 81. maddesinde olmayan bir söylemi, zorlamalı yorumla iddia edeceksiniz. AKP Kürtçe konuşunca serbest, DTP ye gelince yasak diyeceksiniz. Türk çok iyi bir şey yaptı. Bu anlamsız yaklaşıma neşter vurdu.

    AKP samimiyse Kürtçe önündeki bütün siyasi yasaklar kalksın. Çünkü “Kürt” sorunu alenen “Kürtçe” sorunudur. Kürtçe hayatın her alanında kullanılınca sorun kendiliğinden çözülür.

    Ahmet Türk Kürtçe konuşmayı seçim kaygısıyla yaptı diyorlar. Peki, Erdoğan seçim kaygısıyla Tunceli ve diğer Kürt illerinde Seçim Kurulunun ihtarına rağmen buzdolabı, çamaşır makinesi dağıtmıyor mu? Kira parası vermiyor mu? Neden yerel seçimler öncesi yasası olmadan TRT şeş”i açtırdı? Bu açılımlar da AKP”nin seçim hesabı değil mi? Kürtler Ahmet Türk”ün konuşmasını son derece olumlu karşılıyorlar.

    Başbakan Erdoğan için samimiyet sınavı başlamıştır. Soyadı Türk olan bir Kürt 21 Şubat “anadil günü” münasebetiyle çok iyi bir açılım yaptı. AKP ve diğer partiler ittifakla bu girişime destek verirlerse bu sorun biter. Normalleşmeyi ancak diğer partilerin yaklaşımı gerçekleştirir. TRT Şeş varlığı inkâr edilmiş bir halkın kimliğini tanımanın ilk adımıdır. Bu adımın devamı getirilmelidir. Kürtçe Anayasada yasal ve meşru bir dil haline getirilmelidir. Bunu başarabilsek çözüm yolunu aralamış oluruz.

    Türk herkesi samimiyet testine tabii tutmuş. Kimsenin Türkiye”yi bölmek istediği falan yok. Türk”ün derdi Kürtlere güvence verilmesidir. Kazanımları yeterli bulmamış; daha ne desin ki?

  • Çocuklar, taş ve ceza

    - 22 Şubat 2009 Pazar

    Makaleme başlamadan bir mazeretimi ifade edeyim. Son üç yıldır çok uzun makaleler yazdığımdan okuyucularım şikâyetçi.

     

    Haklılar, önce A/4 ü geçmeyen kısa makaleler yazıyordum. Ancak Kürtçe’de bir deyim var “birîn kure” Türkçesiyle, “yara derindir”.

     

    Yara derin olunca ne kadar istesem de yapamıyordum. Ancak sizi yormak ve yazılarımla bezdirmek istemediğim için, elimden geldikçe makalelerimi kısa tutmaya gayret edeceğim.

     

    10 – 15 yaşındaki çocukların avuç içinde taş izi, cebinde misket varsa polise taş attığı, hatta örgüt üyeliği gerekçesi ile gözaltına alınıyorlar. Kargaşadan bayılan kadınlar, çocuklar yerde onlarca polis tarafından coplanıyor, tekmeleniyor.

     

    Polis, kendisine verilen görevi yerine getiriyor. Ankara’dan emir almış, “çocukta, kadında olsa” görevini yap diye.

     

     Cizre’de de 10 – 17 yaşları arasındaki çocuklar taş attı diye gözaltına alınmış, zindanlarda 40 yıl hapis talebiyle yargılanmıyorlar mı?

     

    Diktatörlük ülkelerde bile çocuklara böyle bir muamele ile karşılaşmazken, insan haklarına saygılı, demokrat olduğunu söyleyenlerin yaptığını ekranlarda izliyoruz. Kürt kökenli Milletvekilleri TV”lere yansıyanlar karşısında sessiz kalması ayrı bir soru.

     

    Hayatı adliye koridorlarında polis ve adliye muhabiri olarak geçen bir yazar olarak elbette güvenlik kuvvetlerine mukavemet ve şiddeti öven suçların niteliklerini biliyorum. Ancak ülkemizde suç ve ceza arasındaki adil dengenin istenen cezalar ve çocukların avuç içine göre tasnifi ve orantısız güç şirazesinden çıktığını ortaya koyuyor.

     

    Yeni konsept Kürtleri çocukları aracılığı ile hizaya getirmeye, susturmaya, sindirmeye çalışıyorlar.

     

    Güneydoğu coğrafyasında yapılan gösterilerde polisin son bir yılda gözaltına aldığı çocuk sayısı 835, cezaevlerinde demir parmaklıklar arkasında örgüt üyeliği ithamı ile tutuklanan 347 çocuk 25 – 40 yıl arasındaki ceza ile yargılanıyor.

     

    30 yıldır bitmeyen Kürt sorununu yaşları 15 ten aşağı çocukları cezalandırarak dünyada bir ilk…

     

    Bunu yapan, Dünya çocuk hakları sözleşmesine ilk imza atan ve Dünya”da çocuklara 23 Nisan’ı armağan eden bir ülkenin hükümeti ve ceza yasaları olması daha bir ilginç değil mi?

     

    Onlar daha çocuk. Ama o çocukların avuçlarının içinde taş izi var, ceplerinde misket var diye (attıklarını gören yok, kanıt, tanık yok.

     

    Birçoğu oyuncak bulamadığı için taşla oynuyor ya da oynarken düşmüş olabilirler de. Ki, ben de küçükken taş, çamur, toz, toprak içinde bütün Kürt çocukları gibi misket oynayarak çocukluğumu geçirdim.) gözaltına alınıyorlar, el falıyla suç tespiti yapılarak tutuklanıp cezaevine gönderiliyorlar.

     

    TAŞ, ZİNDAN, VİCDAN

     

    Ahmet Altan”ın yazdığı gibi, “Deyin ki, avucundaki taş izi düştüğü için olmadı da polise taş attığında oldu. On iki yaşındaki bir çocuğu, “polise taş attı” diye otuz yıl, kırk yıl zindana atacak bir vicdan, bir adalet olabilir mi?”

     

    Filistin çocukları için timsah gözyaşı dökenler, siyasiler, (özellikle Kürt kökenli Milletvekilleri) medya, bürokratlar ve de ırkçı ümmetçiler.

     

    Batman, Diyarbakır, Hakkâri, Şırnak, Cizre‘de taş atanlarda ana kuzusu çocuklar değil mi? Filistinli çocuklar için vicdanınız isyan ediyor da, Kürt çocukları taş attı diye zindana gönderip, 40 yıl hapis istenirken vicdanınızı hiç sızlamıyor mu?

     

    DTP Genel Başkanı Ahmet Türk, Meclis kürsüsünde söylediklerinde haksız mıydı? DTP dışlanarak, yok sayılarak Kürt sorunu çözülür mü?

     

    Kürt coğrafyasında günlerce kaygı verici orantısız şiddet kullanılmıştır. Bölgede yaşananları çarpıtan yaygın medyanın ve görmek istemeyen siyasi partiler ateşe benzin döktüklerinin farkında mıdırlar?

     

    Uluslararası sözleşmelerin altına imza atan, insan haklarına saygılı olacağını ilan eden; ancak en ufak bir hadisede “kadını da, çocuğu da” dayaktan geçiren; çocukların avuç içlerine bakarak tutuklayan, Davos”ta insan hakları dersi verenler hiç inandırıcı olabilirler mi?

     

    Tabii ki, hayır…

     

    Bunu kabullenmek mümkün değildir. Kimse kendini aldatmasın…

     

    Kimse Kürt halkını, yaşananları anlamayacak kadar zekâ özürlü olduğu yanılgısına düşmesin…

     

    ÇOCUKLARA BUNUN İÇİN Mİ 23 NİSANI ARMAĞAN ETTİK?

     

    Çocuğun avucundaki taş izini örgüt üyeliği sayıyorsan; çocuğu psikolog eşliğinde değil de doğrudan gözaltına alıyorsan; çocuğu çocuk mahkemeleri yerine Terörle Mücadele Yasası kapsamındaki özel yetkili ağır ceza (eski DGM) mahkemelerinde yargılıyorsan; 10 – 15 yaşında Kürt çocuğunu bu yaşta devletine karşı isyankâr yapmıyor musun? 

     

    Ey Başbakan, ey İçişleri Bakan”ı, ey Adalet Bakanı ve de ey Bölgenin Kürt kökenli Milletvekilleri geleceği görebiliyor musunuz? Yaptığınızın 12 Eylül sonrası Diyarbakır zindanlarından ne farkı kalıyor hiç düşündünüz mü?

     

    Gösteriler ne kadar yasaya aykırıdır diyorsanız, polisin müdahale şeklide, çocukların tutuklanma şeklide hukuka ve insan haklarına o kadar aykırı değil mi?

     

    Çocukları taş izinden, misketten örgüt üyesi ilan etmek, çocuk avcılığı üzerinden Kürtleri sindirmeye kalkmak değil midir?

     

    Dünya’da 23 Nisan’ı çocuklara armağan eden bir ülkede bunlar oluyor, eminim her şeyden haberiniz vardır.

     

    Bölgede, Diyarbakır olay, Batman Çağdaş ve Yüksekova Haber”e; zaman, zaman Taraf”a yazı yazan bir yazar olarak ekranlara yansıyan görüntüler karşısında oturduğum yerde tüylerim diken, diken oldu.

     

    Bir ülkenin Başbakan’ı “Çocuk da, kadın da olsa gerekli müdahale neyse o yapılacaktır” dediği için merkezi yönetimin temsilcisi Emniyet Müdürü”nün “görevimi yapıyorum” demesinden başka ne yapmasını bekleyebiliriz ki?

     

    Bu çocuklar bizim geleceğimiz.

     

    Çocuklarımıza dokunmayın!

  • Onurlu vatandaş olmak

    - 16 Şubat 2009 Pazartesi

    Kürtlerin kahır ekseriyeti Türkiye Cumhuriyeti”nin onurlu bir vatandaşı olarak yaşamaktan gurur duyacağından kimsenin şüphesi olmasın. Kürt kökenli vatandaşlar ortak payda ve hak çizgisinde yönetilirse, mutlu ve istekli birer vatandaş olacağından kuşku duyulmasın.

     

    Geçmiş yıllarda Hürriyet Reklam Grup Başkanı Ayşe Sözeri Cemal, Konya”dan sonra Kayseri”de yapılan bir toplantıya Firmamın Yönetim Kurulu Başkanı olarak beni de davet etmişti.

     

    Toplantıda Milliyet Gazetesi Köşe Yazarı Taha Akyol da vardı. Sohbet esnasında, Gazeteci – Yazar bir meslektaş olarak tanıştırıldık. Söz döndü dolaştı, Kürt meselesine geldi. “Batman Kürtlerinden” olduğumu söyleyince, Akyol refleks olarak öne atılıp heyecanlı bir şekilde bana şöyle bir soru yöneltti: “Kürt olmak doğal bir olgu. Ama Türkiye Cumhuriyetinin vatandaşı olmaktan gurur duyuyorsunuz değil mi?” Biraz endişeli, ama arzuladığı bir cevap almanın umudu ile vereceğim cevabı merakla ve biraz da tedirginlikle bekledi.

     

    Cevabım şöyle oldu; “Kürt olmaktan gurur duyuyorum. Vatandaşı olarak, kimliğime ve kültürüme saygı duyan Cumhuriyet”in vatandaşı olmaktan da onur duyarım.”

     

    Sayın, Akyol, rahatlamış ve sevinmiş bir yüz ifadesiyle “Bu ifadenizi köşemde kullanabilir miyim” demişti. Bende; “Hiçbir sakıncası yok. Ancak söylediklerimi aynen aktarırsan” oldu.

     

    Sayın, Akyol söz konusu ifademi ismimi vererek, olayın “onur duyarım” boyutunu köşesine taşıdı. Tam söylediğim cümle değilse de, farklılıkları içselleştiren bir yaklaşım olduğu için “Her yazarın bir sitili var” diyerek hoşgörü ile karşıladım.

     

    Demem o ki, bu ülkede kimine göre 15, Kürtlere göre 20 - 25 milyon Kürt”ün kahır ekseriyetinin benim gibi Cumhuriyetin onurlu bir vatandaşı olmaktan gurur duyacağından kimsenin kuşkusu olmasın.

     

    Peki, “Onurlu” vatandaşlıktan kasıt ne? Kürtler nasıl bir onurlu vatandaşlık istiyorlar? İşte bütün mesele bunu sağlamakta.

     

    Hani, Türk Medyası, köşe yazarları, aydınları, siyasetçileri, bürokratları; “Kürtler daha ne istiyor?” ;  “Bak TRT Şeş bile var”; “Onurlu vatandaşlıktan kasıt ne?” söylenip duruyorlar ya. Cumhuriyet”in kurucu asil unsuru Kürtler, onurlu birey olmanın koşullarını nasıl tarif ediyor bilmek istiyorlarsa bu yazıyı okusunlar:

     

    Başta 30 yıldır süren inkâr ve imha politikalarının bitmesini istiyorlar. En ufak bir hak arama, panel, yürüyüş, miting, gösteri, sempozyum, konser v.b. etkinliklerde silahlı ve sivil güvenlik birimleri tarafından düşman gibi görülmek, itilmek, kakılmak, dövülmek, sövülmek, hatta öldürülmek istemiyorlar.

     

    Kürtler, vicdan sahibi, onurlu, tarafsız, demokrat, barıştan yana, kardeşkanının dökülmesine karşı olan, insan sevgisi taşıyan, bütün renklerini kucaklayan; acı verse de öncelikleri ve sorumlulukları gereği gerçeği bütün çıplaklığı ile görmelerini bekliyorlar. 

     

    86 yıldır yaşanan ve şiddetle bastırılmaya çalışılan sorunun “Kürt” sorunu olduğunun kabulünü istiyorlar. Askeri operasyonlar, sürdürülen savaş, daha fazla karakol ve polisiye yetki ile çözülmeyen sorunun barış, hoşgörü, sinerji, ortak payda ve güler yüzle çözülebileceğine işaret ediyorlar.

     

    Devlet adına yapılan yanlışları siyasilerin, askerin, bürokratın, medyanın ve yönetimin görmesini; demokrasi, hukuk, insan hakları ve özgürlükler düzeninde gerekli adımları atılmasını; Kürtleri işkence ya da hapisle korkutularak sorunun çözüm bulmayacağının görülmesini istiyorlar.

     

    Doğu ve Güneydoğu”da her şehrin girişine, dağına, taşına “Ne Mutlu Türküm” yazdırarak “Kürt” realitesi inkâr edilerek çözüm aranamayacağını, “Kanları yerde kalmayacak”; “Bu onların son çırpınışıdır”; “Kaldıkları dağlar bizim için artık BBG evidir”; “Kimse Birlik ve Beraberliğimizi Bozamaz” ve benzeri söylev ve nutuklardan başka ciddi adımlar atılmadıkça onurlu vatandaşlığın olamayacağının görülmesini istiyorlar.

     

    “Kürt Realitesini Tanıyoruz.”; “AB”nin Yolu Diyarbakır”dan Geçer.”; “Kürt Sorunu Benim Sorunumdur.” İtiraf ve söylemlere rağmen; farklılıklar uygulama alanında yer bulmadıkça, çok seslilik zenginlik olarak görülmedikçe; hukuk devleti olunmadıkça;  demokratik, hukuk devleti ilkeleri uygulamadıkça; sorunun muhatabının Ankara ve siyaset olmasına rağmen, güvenlik birimlerine havale edildikçe, Kürtlerden onurlu ve gururlu bir vatandaşlık hissini gerçek anlamda beklemek tam bir safdillik olur.

     

    Kürtler, ifade ve örgütlenme özgürlüğünü gerçekleştirmesini, siyasi partiler ve seçim yasasını AB normlarına uymasını istiyorlar. Dağa çıkanlar için, genel ve çok kapsamlı affın çıkartılarak gençleri düz ovaya indirmeyi sağlayacak siyaset üretilmesini istiyorlar. İhtilal Anayasasını, demokratik Anayasa ile değiştirmesini; adil bir seçim yasasının çıkartılmasını istiyorlar.  25 yıldır tahammül edilmeyen acıların dindirilmesi; 40 bin insanın kaybına rağmen çözülemeyen soruna doğru teşhis konulsun istiyorlar.

     

    Kürt sorununun asayiş sorunu olmaktan çıkartılmasını; meşru toplumsal taleplerini yasa dışı ilan edilmemesini, talep edenlerin suçlanmadığı, cezalandırılmadığı bir ortam yaratılmasını bekliyorlar. Operasyonlar nedeniyle boşaltılan binlerce köy yüzünden gençlerin büyük şehirlerin varoşlarında çaresiz ve kimsesizliğe terk etme sorumsuzluğun son bulmasını istiyorlar.

     

    Silah tüccarlarını daha fazla dinlenmemesini; yönetenlerin güç dengesi hesaplarını yapmaktan vazgeçmelerini bekliyorlar. Türk Medyası kalemşorlarının militarizme prim veren askeri cenaha taktik ve stratejik yazılar yazmaktan vazgeçmelerini bekliyorlar. Yazılı ve görsel medyanın militarizm, şovenizmi ve ırkçılığı dillendiren savaş, uçak, tank, top, tüfek, asker ve şehit görüntülerinin kutsamaktan vazgeçerek, gerçeğe parmak basılmasını ve sorunun nasıl çözüleceğine dair yazılar yazılmasını istiyorlar.

     

    Yıllardır düşman ilan ettikleri komşu devletler ile ilişkiye giren; Irak – ABD; İran – ABD; Filistin – İsrail; Afganistan – Pakistan; Gürcistan – Rusya devletleri arasında arabuluculuk; Yunanistan ve Ermenistan ile barış havariliğine soyunanların ülkesindeki düşük yoğunluklu savaşı görmelerini bekliyorlar.

     

    Kürtler, Anayasadaki vatandaşlık tanımının değiştirilmesini,  kültürel talepleri olan farklı dil, din, mezhep ve etnik kimliklerin rahatça yaşayabilmelerini, kendini ifade edebilmek için ana dilde eğitiminin önü açılmasını, ilk adım olarak Kürt dilinin okullarda seçmeli ders olarak okutulmasını, Üniversitelerde Kürdoloji enstitüleri açılmasını istiyorlar. Değiştirilen köy, kasaba ve şehir adlarının iade edilmesini istiyorlar.

     

    TRT 6 gibi, yerel dillerde radyo, özellikle de ÖZEL Kürtçe Radyo ve TV”lerde süresiz yayın hakkı verilmesini istiyorlar. Yerel yönetimde kendi kendilerini yönetme özgürlüğünün Anayasal güvence altına alınmasını, ekonomi, eğitim ve sağlık alanlarında bölge sorunlarının ciddi bir kalkınma ile giderilmesini istiyorlar.

     

    Ergenekon, Susurluk, JİTEM ve benzeri oluşumların kime ulaşacaksa ulaşsın üzerine gidilmesini; Koruculuk sisteminin lağvedilmesini; Göç mağduriyetleri ortadan kaldırılmasını, göç edenlerin geri dönmesine fırsat verilmesi için siyasi ve ekonomik uygulamaların fiili olarak harekete geçirilmesini, ülkenin topyekûn sivilleşmesini istiyorlar.

     

    Kürt sorununun çözümü demek Türkiye”nin yeniden inşası demek istiyorlar. 86 yıldır yakalanmak istenmeyen demokratik cumhuriyetin yakalanmasını istiyorlar. Binlerce genç kuşaklar yitirdik, gelecek yıllarda da kayıpların kaderimiz olmamasını istiyorlar.

     

    Kürtler, “Son 25 yılda savaşa harcanan 400 milyar doların ülke ve bölge eğitimine, sağlığına, ekonomisi ve yatırımına harcansaydı şimdi Türkiye nerelerde olmazdı ki?” sorusunu soruyorlar. Her uçağın, helikopterin kalkış ve inişi; her bir sortisinin bu memlekete kaça mal olduğu, bu paralar ile Kürt sorunu değil bir, bin kez çözülebileceğini artık birilerinin görmesini istiyorlar.

     

    Bu gerçekler görüldüğü zamanı, Kürtler Türkiye Cumhuriyetinin onurlu, gururlu ve şerefli birer vatandaşı olmaktan övünç duyacaklar. Ülkenin çıkarları için en önde gelen vatandaş olacaklarından; birlik, beraberlik, kardeşlik için bütün varlıkları ile çalışacaklarından kimsenin kuşkusu ve endişesi olmamasını istiyorlar. Unutulmasın ki Türkiye”nin siyasi ve ekonomik kurtuluşu demokratik bir barış ve “Kürt Sorunu”nun çözümünden geçiyor. Özgür, eşit ve gelişmiş bir ülke ancak demokratik bir cumhuriyet ve o cumhuriyetin onurlu vatandaşı ile mümkün olur, gerisi teferruat..

  • Seçim ve Rüşvet

    - 09 Şubat 2009 Pazartesi

    2008 yılının son ayların da peş peşe geçirdiğim iki ameliyat, eşimin sağ ayağının beş parmağının beşinin kırılması, kızımın sezer yan ile doğumu; mailen ameliyatlık olmuştuk. Moralimizin yerine gelmesi için 7-8 günlük bir tatili kış ortası da olsa hak etmiştik. Eşimi, kızımı ve torunumu alarak Afyon”un yeni yapılan 5 yıldızlı Korel oteline gittik. Otelde Fizik Tedavisi için resmi sağlık kuruluşu olması tercih nedenim olmuştu. Şifalı kaplıca suyu, fizik tedavisi ve Afyon – Kütahya yolunda temiz havada 5 yıldızlı otelde dinlenmek bize iyi gelecekte. Öyle yaptık, iyi de oldu.

     

    Oteldeyken, yüz kişilik bir kafile geldi. Lobide bu kafileden bazıları ile sohbet ederken öğrendim ki “Türkiye Belediyeler Birliği” Türkiye”nin 81 ilinden Belediye Encümen üyelerini 5 yıldızlı otelde “Seminer” adı altında, “Seçim Öncesi Rüşvet” gezisine davet edilmişlerdi. “Rüşvet” sözcüğünü bizzat bazı üyeler açıkça itiraf ediyordu. Nitekim bu yüzden bazı üyeler geziye katılmamıştı. Hani o bazı üyeler seçim rüşvetini itiraf etmezlerdi de, ben gazetecilik – yazarlık kimliğimi saklayıp da emekli öğretmen kimliğim ile karşılarına çıktığım için çok cesur ve samimi itiraflarda bulundular.

     

    Diyorlardı ki, “Hocam, ne semineri, memineri. Güya teftiş, ihale ve benzeri konularda bizi eğitecekler. Birçoğumuz bir daha seçime girme gibi bir konumda olmayabiliriz. Belki birçoğumuz seçilmeyebiliriz de. Peki, bu eğitim semineri dönemin bitmesine iki ay kala yerine 5 yıl önce seçimlerinden sonra yapılsaydı daha yararlı olamazımıydı. Hem mutlaka 5 yıldızlı otelde yapılması şart mıydı? Seçimlere iki ay kala seminer resmen seçim rüşvetidir.”

     

    Bu itiraflar üzerine dayanamadım ve gazetecilik kimliğimi açıklamak zorunda kaldım. Samimi itiraflarda bulunanların birçoğu başını eğip susarken, birkaçı “Yazın hocam. Yazın da Türkiye Belediyeler Birliği milyon TL”leri nereye, nasıl harcadığını halk öğrensin” dediler.

     

    Kendi kendime bu ne kepazelik! Ne günlere kaldık Allah”ım. Benim, senin, onun vergisi, devletin, milletin parası ile neler oluyor diye hayıflanıyordum ki, seçim startı verildi. Startın verilmesi ile meğer Afyon Korel Oteldeki Belediyeler Birliği rezaleti, yaşanacaklar karşısında denizde damlaymış.

     

    Neler yaşamıyoruz ki?

     

    2009 Yerel seçimleri için yapılanların etrafa saldığı pis kokular ile iyice iğrençleşti. İnsanın demokratik sisteme, seçime, oya, sandığa olan inancını resmen yok ediyorlar.

     

    Oyların satın alınması için ne gerekirse yapılıyor. Önce Sosyal Devlet adına kömür, yağ, un, pirinç, bulgur, nohut, mercimek verdiler. Tam da sadaka toplumu yaratılıyor diye söylenirken Tunceli”de işin cılkını çıkartarak, suyu olmayan köye çamaşır makinesi, elektriği olmayana buzdolabı; elektrikli süpürge, kanepe, halı ve de devletin valisinin eliyle dağıtmaya başladılar. Nitekim Yüksek Seçim Kurulu da bu kepazeliğe daha fazla seyirci kalamadı. Hani yılın altı ayı karla kaplı Tunceli”ye soba, ısıtıcı falan dağıtırlarsa bir nebze neyse diyeceğiz. Ne de olsa Sayın Başbakan, çocukları çok sevdiği için üşümesinler istiyor diyeceğiz.

     

    Tunceli Milletvekili Kamer Genç”e olup bitenleri yorumlamasını söyleyen gazetecilere “Keşke ev verseler, Tuncelileri onlar yoksul bıraktı” diye, çok ince bir mesaj gönderiyordu. Kim bilir belki de AKP, Mecliste başlarına bela olan Kamer Genç”i bir daha seçtirmemek için bu formülü bulmuş ve beyaz eşya dağıtımına Tunceli”den başlamıştı. Seçim olsun, oyların sayım ve tasnifi yapılsın halk seçim rüşvetine mi, yoksa vicdanına göre oy verdiğini görerek asıl yazmak istediğimizi o gün yazacağız.

     

    Türkiye”de AKP, bu tiyatro perdesini sahnelerken CHP ondan geri kalır mıydı? Daha beter bir utanç ve ibret sahnesi de CHP safında kamuoyuna yansıyordu. Atatürk”ün partisi CHP Deniz Baykal”ın partisi olunca bakınız ne hallere düşürülüyordu?

     

    Belediye Başkanlığı için adayların satışa çıkartılması iddiaları gazete sayfalarına manşetlerle yansıyordu. İnançlara saygı adı altında önce kara çarşafa rozet taktı. O Baykal ki, başörtü için bayrak kaldıran biriyken, Kara çarşaflılara rozet takıyordu. Ne için, tabii ki oy için seçim rüşvetiydi.

     

    Oy hırsı, Deniz Baykal”ın hızını kesmiyordu. Sefa Sirmen”in her mahalleye bir Kuran Kursu açılımını sorgulamadan balıklama atlıyordu. Baykal gerçekten, Kuran”ın öğretisini mi istiyordu? Ne gezer; seçmene selam gönderiyordu. Oysa zaten her mahallede bir yerine üç-beş cami ve buralarda Diyanet Başkanlığı”nın denetimi altında olan Kuran kursları da vardı.

     

    Deniz Baykal Müslümanları ahmak, kendisini çok mu zeki görüyor. Şimdi size soruyorum, aklını yitiren bu Genel Başkan”ın yaptıklarından sonra CHP”ye kim oy verecek? Allah aşkına söyler misiniz? Ekonomik kriz, yoksulluk, işsizlik, seçim rüşveti gibi büyük kozları veren AKP”ye karşı Çarşaf ve Kuran kursu açılımından medet uman CHP”ye kim oy verecek. Bu tavrından sonra dini siyasete alet etmede Recep Tayyip Erdoğan, Baykal karşısında zemzem ile yıkanmış olmuyor mu?

     

    Bu seçimler önce seçim listelerine yazılan ölüler, hayali adreslere yazılan yüzlerce seçmen ile midemiz zaten bulanmıştı. Sonra çorap söküğü gibi peş peşe inanması güç olaylar olmaya başladı. Kim bilir seçim gününe kadar daha ne tür iğrenç buluşlar ile karşılaşacağız.

     

    Olup bitenlerden sonra hangi gönül rahatlığı ile sandık başına gidip oy vereceğiz? Seçim ilkeleri ve demokrasinin altına dinamit koyan siyasetçiler, rüşvet gibi yardımlar yüzünden gelecekte dürüst, adil, vatansever politikacı neslini kurutacak zararlı yaklaşımlar halkı endişeye sürüklüyor. Seçmen Allah bizi gözleri oy bürümüş bu siyasilerden bir an evvel kurtarsın diyorlar. Ben de onlara akıl, izan, insaf ve gerçek anlamda hizmet aşkı ihsan etsin demekten başka yazacak bir şey bulamıyorum.

    Tags:

  • Erdoğan, Davos, Gazze, DTP

    - 02 Şubat 2009 Pazartesi

    Haksızlık, eşitsizlik, umutsuzluk, tarafgirlik, Kâbus, Adaletsizlik, çocukların vücutlarının param parça edilerek öldürülmesi; hiç kuşkusuz insanım diyen her bireyin vicdanında derin yaralar açması gerekir.

     

    Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da insandır ve İsrail’in Filistin halkına yaptıklarından etkilenmiştir.

     

    İsrail Devleti’nin sergilediği vahşet, dünyanın tepkisine rağmen takındığı pervasızlığa karşı Başbakan Tayyip Erdoğan’ın öfke patlaması, ilerde karşımıza çıkacak sorunlara rağmen, baş gösterecek risklere rağmen az bile. Başbakan’ın İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres’e ağzının payını vermesi, İslam dünyasında halk arasında heyecan ve takdir yarattı.

     

    Taraflı, tarafsız Türk medyasında hemen herkes uluslar arası nezaket, siyaset ve diploması ölçütlerine bakmadan; Başbakan Tayyip Erdoğan’ın tepkisine destek verdi.

     

    Bende o desteği verenlerdenim.

     

    Adaletsizliği ve çocuk, kadın, yaşlılara yapılan vahşeti yutkunarak geçiştirmediği için destek verdim.

     

    Davos’taki tepkisi insaniydi ve doğruydu.

     

    Bazen fevrilik,  üslupsuzluk ve Erdoğan değimiyle “Monşer diplomasisi” olmadan da olur muş! Her ne kadar Başbakan “monşer diplomasisi” denmişse de uluslar arası arenada diploması ve nezaket vardır. Bu kurallar bugün konmamış. Neredeyse on bin yıldır beş aşağı beş yukarı uluslar arası kurallar aynen devam ediyor.

     

    Ama bıçak kemiğe dayanınca bu kurallar bazen değişebiliyor, tıpkı Erdoğan’ın Davos’ta yaptığı gibi.

     

    Ülke yöneten liderler bazen riskleri göze almalılar. Tayyip Erdoğan da bunu yaptı.

     

    Ancak olayların bir de gösterilmek ya da görülmek istenmeyen başka yüzü var. Onu da açık yüreklilikle söylemek ve gündeme getirmek gerek. Türkiye’nin iç siyaseti ve ideolojisi düzeyinde yapılan hatalar içinde söylenecekler vardır. Dışarıdaki mazlumları gözetirken, içerdeki mazlumları görmemezlikten gelme gibi.

     

    Örneğin: samimi olmak, çifte standart sahibi olmamak, dışa başka, içe başka tavır içinde olmamak. Gerçekçiysen, cesursan ve hakkı, haklıyı, hukuku ve demokrasiyi arıyorsan oy hesabı yapmadan doğrunun üstüne, üstüne gitmek gibi.

     

    Birkaç fanatik ve siyasetçi dışında; ben dâhil, herkes gibi Erdoğan’ı Davos’taki davranışı alkışladım ve beğendim. Peki, Sayın Başbakan; Filistin olayında olduğu gibi, haksızlığa uğrayan herkese sahip çıkması, aynı çıkışı yapması gerekmez mi?

     

    Örneğin; öldürüyorsun dediğin ülkeyi itham ederken, kendi ülkendeki öldürülmeleri görmemezlikten gelmek gibi, öldürüyorsun dediğin ülkenin adam öldüren silahlarını satın alarak milyarlarca doları İsrail’e aktarmak gibi, Filistin halkını havadan bombalayan İsrail uçaklarını Konya’da eğitim yapması gibi.

     

    Örneğin; Gazze’li çocuklar için gösterdiği duyarlılık mükemmel ve yerindeydi. Peki, Sayın Başbakan yüz binlerce Iraklı ve 750 bin Darfur’lu çocuk öldürülürken neredeydi sorusu soruluyor.

     

    Dışarıdan ziyade Türkiye”nin içinde 17 bin faili meçhul cinayet, JİTEM’in Güneydoğu coğrafyasında insan hakları ihlalleri karşısında, Cizreli 35 çocuk için sessiz kalan Başbakan bir kesim tarafından sorgulanıyor. Ülkesinde olup bitenler karşısında aynı çıkışı yapmasını beklemek vicdanlı ve insaflı her insanın haklı beklentisi olamaz mı? TBMM tarafından yapılan inceleme kendisine ulaştırılmıyor mu?

     

    Tam bir yıl önce, 35 çocuk (9-17 yaşları arasında ) panzerin paletleri altında ezilerek ölen bir arkadaşları için yapılan bir gösteride taş attıkları için hapisteler. Güneydoğu’da çocukların kolları kameralar karşısında kırıldı, ama bugüne kadar Sayın Başbakan”dan bu konuda hiç ses çıkmadı.

     

    Van’da kadınlar çembere alınıp hayvan gibi kameralar karşısında acımasız dayaktan geçirildiklerini hiç mi görmedi, ya da ona söylenmedi mi? Sayın Başbakan adil bir yönetici olarak kendi ülkesinde olan insan hakları ihlalleri içinde sesini çıkarması, tavrını koymasını gerekmez mi? Filistinli çocuklar çocuk da, Kürt çocukları neci? Hem onlar bir başka ülkenin vatandaşı iken; Kürt çocuklar bu ülkenin asli vatandaşı değil mi? Çocuk çocuktur. Çocuğun Filistinlisi, Kürdü, Türk’ü, Laz’ı, Çerkez’i, Yahudi’si, Ermeni’si olmaz.

     

    Erdoğan’ın bütün çocuklara sahip çıkması gerçekçi olurdu.

     

    Sayın Erdoğan’ın hiçbir ayırım yapmadan bütün çocuklara aynı duyarlılık ile yaklaşmasını, oy kaygısına kapılmadan bunları yapması ezici çoğunluk tarafından takdirle karşılanırdı.

     

    Kimse’nin Türkiye Cumhuriyeti Başbakan’ı Erdoğan’a ikiyüzlü politika yapıyor, taraflı, hakkaniyetten uzak bir yafta yapıştırmasını istemediğim için açık yüreklilikle yazıyorum. Erdoğan’a destek veren medyanın da bu gerçeği görmesi ve Başbakan ile AKP’yi en azında bu çifte standart konusunda uyarmalarını bekliyorum.

     

    DTP’li Ahmet Türk, ya da Emine Ayna, ”Diyarbakır’da 4′ü çocuk, 11 kişi öldürülürken Sayın Başbakan ‘Çocuk da olsa, kadın da olsa gereği yapılır.’ demişti” dediğinde ve en az Filistin halkı kadar acı çeken Kürt halkının konumu ortaya getirildiğinde, Başbakan’ın sessiz kalması, medyanın DTP’ye karşı saldırıya geçmesi ne kadar insafsız ve ön yargılı bir yaklaşım, acaba görebiliyorlar mı?

     

    Sayın Erdoğan’ın HAMAS ve DTP’ye bakış açısını da sorgulamamız gerekmez mi?

     

    Dünyanın en güçlü gazete ve Televizyonlarına demeç veren Sayın Başbakan; üyeleri içinde askeri üniformalı silahlı birlikler barındıran, füzeleri olan, parti olarak şiddetin içinde yer alan HAMAS için, “Seçimle iş başına gelmiş bir partiyi siz yok sayamazsınız, onları kale almalısınız. HAMAS barış sürecine dâhil edilmeli” diyebiliyor.

     

    Ama aynı Başbakan; Türkiye’de hiçbir üyesinin eline silah almadığı, bazı çocuk ve gençlerin belki zaman, zaman taş attığı. Ama bütün üyelerinin tek silahlarının yazılı pankart, basın demeçleri, panel, oturum ve yürüyüşler ile görüşlerini açıkladığı bir partiye bırakın sürece dâhil edilmesi; her gün hakarete uğruyor, dövülüyor, sövülüyor, gözaltına alınıyor, tutuklanıyor, gerektiğinde öldürülebiliyorlar.

     

    HAMAS’ın bir siyasi varlık olarak İsrail tarafından elinin sıkıştırılmasını talep eden de, TBMM çatısı altında seçim ve legal oy ile temsil edilen DTP’li vekillerin bu güne kadar ellerini sıkmayan da aynı Başbakan. Sizce samimiyet ile ne kadar bağdaşıyor?

     

    Filistin’li HAMAS için dünyayı karşısına alan Başbakan, Mecliste birkaç sıra ötesinde oturan DTP milletvekilleri ile tokalaşmıyorsa bu gerçekçi bir politika mı? HAMAS belli çevreler ve devletler tarafından (şahsım kabul etmese bile) terörist ilan edilmiş bir örgüt. DTP ise Türkiye ve Dünya’da legal yollar ile seçimle Meclis çatısı altına gelmiş, siyasi bir parti.

     

    Sayın Başbakan bu ikilemi çözmeden bence inandırıcı olamaz ve samimiyet testinde sınıfta kalır. Belki bazı kesimler karşısında inandırıcı olur. Belki seçmene selam söylüyor olabilir. Belki Dünya Müslümanları tarafından baş tacı yapılabilir. Ama Türkiye’de bir kesim aydın, demokrat ve belli Kürt çevreleri tarafından benim yaptığım gibi bu ikilem gündeme getirilerek açık seçik eleştirileceğini de göz ardı etmemelidir.

     

    Sayın Başbakan Erdoğan’a Filistin halkına verdiği destek ve takındığı tavır için sonuna kadar yanındayım. Ancak kendi ülkesinde belli kesimlere karşı takındığı çifte standart ve samimi olmayan yaklaşımı nedeniyle eleştirmekteyim. Ne zaman ki Sayın Başbakan bu yaklaşımını değiştirirse o zaman bizde Sayın Başbakan’ı takınacağı tarafsız ve doğru tavır nedeniyle takdir eder, gereğini de yaparız.

    Tags: , , ,

  • Dink ve Siyasi Cinayetler

    - 29 Ocak 2009 Perşembe

    Hrant Dink’in katledilmesi Sadece silahları ile değil, siyasal çıkarlar, içselleştirilen hastalıklı “milliyetçi” bakışlar sonucu gerçekleşti. Ne yazık ki iki yıldır tetikçiler yakalanmışsa da gerçek katilleri ve azmettiricileri hala aramızda dolaşıyor.

    Belli medyanın timsah gözyaşlarına bakmayın. Çünkü Ermeni ve Kürtler ile kurulmak istenen diyalog ve hoşgörünün önündeki en büyük engel, tahrik edici ve kışkırtıcı unsur onlardır.

    Bu ülkede Hırant gibi yüzlerce aydının cinayeti işlendi. JİTEM”den kök salan susurluk ve Ergenekon türevleri ile göz göre, göre binlerce cinayet işlendi. Bizler ise, sindirilmiş, korkutulmuş cılız bir sesle “ Katiller bulunsun, suçlular hesap versin” dedik. Bu işin göbeğinde yer alanlar ise;  “suçlular bulunup adalete teslim edilecek “ diye oyaladılar. Ama hiçbir zaman suçlular bulunmadı.

    Taraf gazetesinde Neşe Düzel”in eski PKK”li, itirafçı Abdulkadir Aygan ile yaptığı röportajda okuduk. Yazı dizisinin her paragrafında, cümlesinde dehşet ile irkildik, ürperdik. DGM”nin serbest bıraktığı gençlerin mahkeme kapısından nasıl alınıp infaz edildiklerini tiksinerek öğrendik. Tıpkı gazeteci Hırant Dink”in o kadar kameranın tespitine rağmen hala gerçek katillerine ulaşılmadığı gibi.

    Kaynağın başındaki sorumlular, tepkileri azaltmak ve dosyaları kapatmak için ilgisiz kişileri yakalarlar. Yakaladıklarını da yargılıyormuş gibi yaparak yıllara yayarlar. Hukukun, demokratik ilkelerin zerresi yerine getirilmediği için son 30 yıl içinde işlenen binlerce cinayet, onlarca toplu katliam bir türlü açığa çıkartılmadı. Yıllarca işlenen seri faili meçhul cinayetler bölgesi haline gelen Güneydoğu”da bu güne kadar hiç kimseden hesap sorulmadı.

    Kendilerini ülkenin tek sahibi olarak görenler, G. Doğuda işlenen binlerce cinayete de, İstanbul”un göbeğinde kameraların karşısında işlenen Hrant cinayetine de sahte gözyaşı dökerek seyirci kaldılar. Çünkü kutsal değerleri için yapılan yasa dışı her şey mubahtı. Onlar için, “hak”, “hukuk”, “adalet”, “eşitlik” ilkelerinin hiçbir kıymeti harbiyesi yoktu. Cumhuriyet tarihi boyunca ülkeyi yönetenlerin siyasi kültürü, siyasi cinayetler için hukuk devleti bir görüntüden ibaretti.

    Cumhuriyet tarihi boyunca “İttihat ve Terakki”  zihniyeti terk edilmediği için Kürt ve Ermeni inkârı; onlarca Kürt aydını ve Hrant Ding gibi gazeteci hunharca öldürülerek tasfiye ediliyorlardır. Çünkü yönetenler bayrağı bir birlerine tek şart ile devrederler “statükocu”, geleneksel, eskiye ait bir anlayışla ülkenin âli menfaatleri için cinayet işlemek mubahtır. Bir Başbakan bile dememiş miydi “Devlet için kurşun atanlar kutsaldır.”  “Kutsalları” karşısında, halk yoktur. Seçimden seçime oy atar o kadar. Hukuktan, adaletten, demokrasiden söz etmek abesle iştigaldir. Bunların bildiği tek şey “vatana ihanet” sözcüğüdür. Bunun içinde hukuk değil, siyasi cinayetler “olağan” sayılmaktadır. Bu yaklaşım cumhuriyet boyunca vazgeçilmeyen bir gelenektir.

    Ancak, artık mızrak çuvala sığmıyor. Cumhuriyet tarihi boyunca işlenen siyasi cinayetler bir gelenek haline gelmiş, istisna değil kural halini almış olsa da artık toplum 21. yüzyılda olanları sorgulamaya başladı. Bundan da kaçış yoktur. Bu yüzdendir ki, Ergenekon operasyonları 1-2 ile değil dalga, dalga 11″lere kadar ulaştı. Artık sade vatandaş sorular soruyor. Artık birey, insanın bir değerinin olması gerektiğini sorguluyor. Hrant ve diğer aydınların katli için sorumlular bir şey yapmazken, son yıllarda insanların toplu halde yürüyüşler yapması, tepki koyması, sesini yükseltmesi; Hrant”ın ölümünde yürüyen on binlerin “Hepimiz Hrant Dink”iz” demesi, artık bazı şeylerin değiştiğine işaret oluyor. Diliyoruz ki, Ergenekon operasyonları ve Hrant”in katli statükocu zihniyetin sonunu getiren, sayısız cinayeti akıbetini ortaya çıkartan, tabuları yıkan, sistemin kendisiyle hesaplaşması için başlangıç olur.
    Hrant Dink”i yakından tanıma fırsatım olmadı. Ancak medyadan, çeşitli TV programları, Sivil Toplum hareketleri, toplantı ve panellerde izlediği çizgi sonucu meslektaş olarak dikkatimi çekmiş Ermeni kökenli bir gazeteci, bir yazar ve bir aydınımızdı.

    Yazılanlardan ve söylenenlerden anlıyoruz ki; Hrant Dink; bilerek ve isteyerek yaşamı boyunca kimseye zarar vermeyen, aldatmayan, istismar etmeyen, ilişkilerinde başkalarına yük olmayan biridir.  Özverili, esnek, sözüne sadık, başkasının bilmesi gerekeni açık seçik gazetesinde ve köşesinde yazan, işine, ilişkilerine, çevresine saygılı, son derece verimli, üretken bir aydındır. Övünmekten kaçınan, çalışkan, güler yüzlü, topluma hizmeti kutsal bilen, baskıcı olmayan, planlı, programlı, nazik, neyi nerde nasıl konuştuğunu ve yazdığını bilen; ayrıntıya önem veren sorunları çözmek için takipçi ve yapıcı bir kişilikti.

    Sözün özü, Hrant Dink bildiğim en güzel insan, tek kelimeyle insanoğlu insan Ermeni vatandaşlarımızdan biriymiş. Ne yazık ki hedef göstere, göstere; haber vere, vere işlenen bir cinayet sonucu 19 Ocak 2007″de yani iki sene önce gazetesi AGOS” UN kapısında kahpece ensesinden vurularak bir insana yapılacak en vahşi ve geri dönülmez bir haksızlık sonucu faili belli kişilerin cinayetine kurban gitti.

    Geçen sene de Hrant için bir yazı yazmıştım. O, yazımın üzerinden de tam bir sene geçti. Bu 365 x 2 yani 730 gün sonunda Hrant cinayeti için bir arpa boyu yol alınmadığına herkes gibi bende şahit oldum.

    İşlenen bu korkunç cinayetin üzerinden iki yıl geçti. Savcılar iz sürdü, üst üste eklenen yeni davalar, alınan yeni yargı kararları sanki başka bir harekâtın biçimi gibi yol alıyor. Bu iki yıl içinde Ermeni vatandaşımızı öldürdüğü için gururlu cinayet zanlılarının nasıl el üstünde tutulduğunu gördük. Bu iki yıl süresince Hrant Dink”e bir kurşun daha sıkılması için ne gerekirse yapıldı. Ölüm bile zalimlerin nefretini azaltmıyordu. Bebeği katile dönüştüren karanlık düşünceleri vahşi bir cinayet de tatmin etmiyordu. Hak arayanlar ise bütün olup bitenlere rağmen sabırla ikinci yılı da geride bıraktılar.

    Araştırmalar, soruşturmalar, incelemeler sonucu görüldü ki Hrant”tan başka sorumlu herkes bu cinayeti biliyordu. “uyarı” dışında kimsenin kılı bile kıpırdamamış. İki yıl içinde ortaya çıkan her delil bu karanlık kuyunun ne kadar derin olduğunu ortaya çıkartıyordu.

    Cinayetin aydınlanması, sağlıklı bir yargılama yapılması, azmettiricilerin bulunması için her gün yeni engeller çıkartıldı. Hatta cinayette adı geçen bazı görevliler terfi ettirildi. Herkesin olacağını bildiği, ama Hrant”ın ihtimal vermediği bir vahşet sinsice hazırlanarak uygulamaya kondu.

    Ve planlı, programlı, destekli işlenen cinayetin üzerinden tam iki yıl geçti. Bir arpa boyu yol alınmamış olsa bile inatla adalete güveniyor ve suçluların cezalarını bulmasını bekliyoruz. Biz adalet, eşitlik, kardeşlik, demokrasi, vatandaşlık, barış ilkelerine inananlar 19 Ocak”ın bir ayıbın utanç verici tarihi değil, aydınlık bir Türkiye”nin miladı olmasını istiyoruz. Bunu suçlular ile işbirliği yapmayı reddeden sessiz kitle adına haykırmak istiyoruz.

    Bizler Türkiye Cumhuriyeti ülkesinin yurttaşları olarak; Kürt, Türk, Ermeni her kim olursa olsun işlenen siyasi cinayetlerin gerçek katillerinin bulunmasını istiyoruz. Cinayet sanıkları ile bir arada yaşamayı reddediyoruz. Cinayetten ve faili belli vahşetten nefret eden onurlu milyonlar olarak bebeklerden katil yaratan karanlığa ışık tutmak istiyoruz. Ülkemizin aydınlık geleceğine sahip çıkmak istiyoruz. Acının yükünü birlikte taşımak için, adalet için, barış için, kardeşlik için, Hrant Dink”in davasının mağdurları ve takipçileri olarak din, dil, ırk, cinsiyet, siyasi görüş farkı gözetmeden, halkların kardeşliğine inanan yurttaş olarak, tepki vermenizi ve tavır koymanızı istiyoruz. Çünkü dinimiz hoşgörü ve herkesle birlikte yaşamayı uygun gören tek semavi dindir.

  • Ölen anne ve baba olunca

    - 20 Ocak 2009 Salı

    Rahmetli Babam âlimdi, seydaydı; ünvanı “Seydaye Mele Abdülkerim”di. Dedem, onun dedesi, onun dedesinin dedesi, anlayacağınız 7 göbek âlim ve Beg soyundan geliyorlardı. Seyithan Beg, Mirhan Beg, Bedirhan Beg, Ali Beg bunlar babamın beş yüzyıl öncesine dayanan soyuydu. Babam, bir avuç kalmış son kuşağının önemli bir ismiydi. Hala Batman”ın Gercüş ilçesine bağlı Cumeylin ( Kozlu) köyündeki bağımızın içinde yüz yıllık palamut ağaçları arasında Ali Beg”in (Qeli Beg) ziyareti ve tarihi türbesi yer alıyor. Böylesi âlim ve soylu bir babayı 29 yıl önce 1980 yılı 10 Nisan”ında kaybettim. 20 Ocak 2008 de annemi kaybettim. Annemin birinci, üç ay sonra babamın 29. vefat yıl dönümü. Bu yüzden izninizle bugün köşemde babamı, annemi ve de bütün anne, baba ve evlatları yazmak istedim.

     

    Âlim babamın ruhunu şad etmek ve huzurlu kılmak için Kur-an”dan bir iki ayetle başlayayım. “ Her canlı ölümü tadacaktır.” ( Al-i İmran, 185. ayet) yani her canlı nefis ölecektir. Ölümden sonra, ne dünyanın üzüntüsü, ne de sevinci kalmayacak. Yine, İsra süresi 99. ayette der ki; “Onlar için bir ecel tayin ettik ki ondan hiç şüphe yoktur.” Rahman, 26. ayette de “Yeryüzünde bulunan her canlı fanidir.”

     

    Kişi için çok önemli olan değerler kaybedilince kıymetleri ancak o zaman anlaşılıyor. Özellikle bu değerler sizin çok yakınınız, canınız, ciğeriniz, en yakınınız anneniz, babanız gibi sizi dünyaya getiren, besleyip büyüten, okutup evlendiren olunca daha da farklılaşıyor. Yukarıdaki ayetlerde yer verdiğim gibi, Allah”ın emrine boynumuz kıldan incedir.

     

    Yine de ölümün soğuk yüzü insanı başka bir dünyaya götürüyor. Babamın ölümünün üzerinden 29 yıl geçmesine rağmen, hatırladıkça dünmüş gibi gözlerim doluyor.

     

    Babamın ölümüne, annemin ölümü gibi hazırlıklı değildim. Bir gün bir telefon geldi, “Baban çok hasta, sana haber verelim istedik” dediler, ağabeyim ve kardeşlerim. İlk başta bir tepki veremedim. Saatler geçtikçe sinirlerim alınmış gibi “ya babamı görmeden ölürse” diye, ölümün soğuk gerçeğiyle yüzleştim ve titremeye başladım. Bir süre sonra babam ile geçirdiğim onca yıllar, günler, anılar gözlerimin önünde canlanmaya başladı ve hıçkırarak ağlamaya başladım. Uzun zamandır böyle ağlamamıştım. Batman”a gitmek için hemen yol hazırlığına başladım. O, zamanlar şimdiki gibi uçaklar Batman”a gitmiyordu, zaten ekonomik durumum da uçakla Diyarbakır”a gidecek kadar o günler elverişli değildi.

     

    Otobüse atlayarak yola koyuldum. Kolay değil, Konya – Batman arası tam 24 saat. Batman”a firmaların direk seferleri yok. Adana”ya, oradan aktarmalı “Gâvur” dağını aşarak Diyarbakır”a, oradan varsa bir otobüsle; yoksa banliyö treni ile Batman”a gidiyorduk.

     

    Batman”a vardığımda, beni istasyonda karşıladılar. Kimse bir şey söylemiyordu, ancak yüz mimikleri ve hareketlerinden tuhaflıklar seziyordum. Çarşı mahallesi 702. sokağın başına geldiğimde gerçek ile yüzleştim. Sokak kalabalık, araç ve insan seli vardı. O zaman, içimden bir şey koptu ve kendi kendime “Latif, oğlum baban ölmüş” dedim.

     

    Evet, babam ölmüştü. Son kez olsun yüzünü bile görememiştim. Şok oldum, günlerce kendime gelemedim. Annemin ölümü öyle olmadı. Annemin ölümüne hazırlıklıydım. Hatta birkaç defa rahatsızlığı süresince Batman”a gelip gitmiştim. Yine de ölümün yüzü soğuktur. İnançlı biri olmama rağmen uzun süre kabullenemiyorsun. Ancak ölüm bu kadar yakın.  

     

    Annemi de, bir yıl önce bugün 20 Ocak 2008 akşam saatlerine doğru kaybettim. 84 yıla sığdırdığı hayatı boyunca bir gün olsun şikâyet etmeyen, babamdan sonra da 28 yıl tek başına o evde babamın anılarıyla yaşadı. Biz çocukları, “anne ne olur, 7 evladız, sırayla canın kime gitmek isterse ona git”, diye yalvarmamıza rağmen o babamın anılarını ve evini terk etmedi. Bazen, “Anne, kendine acımıyorsan bize acı, sana bir şey olursa âleme rezil oluruz” dediğimizde, Tek kelime Türkçe bilmeyen annem: “Mele Abdulkerim, beri go bimre, ji minre vasiyet kir. Go deriye mala mı, hata tu sağ be vekiri bi hele.” Türkçesi; “ Mele Abdulkerim, ölmeden önce bana vasiyette bulundu. Dedi ki, evimin kapısı sen sağ oldukça açık tut.” Ben sağ kaldıkça bu evde yaşayacağım dedi. Ve öyle yaptı.

     

    Kendimi bildim bileli, babam dışarıda; annem evde sabah ezanından gece yarılarına kadar biz çocukları için çalışıyorlardı. Bunları hatırladıkça, “Sahi biz annemiz ve babamız için ne yaptık?” sorusu hep aklıma takılır kalır. Hiç bitmeyecek, hatta hiç ölmeyecekmiş gibi sürekli çalışırlardı. Şikâyet, yılgınlık, yorgunluk, umutsuzluk onların hayatında ve sözcükleri arasında yoktu.  Boş vermek, bir yerlere gitmek, bir gün olsun gezmeye, dinlenmeye, tatile çıkmak akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Bizleri mutlu görmek onların en büyük mutluluğuydu.

     

    Hiç unutmuyordum, Konya”ya tayinimi istedim. Babamın gönlü olmayınca biraz kırgın ayrıldık. Yaz tatilinde Batman”a gidip babamın elini öpmedim, özür dilemedim, gönlünü almadım. Biliyor musunuz değerli okuyucular, Konya”da bir akşamüzeri evimin kapısı çaldı. Açtığımda o dağ gibi, pehlivan vücutlu, güler yüzlü, dünya tatlısı babam karşımda, annemde bir adım gerisindeydi. “Ne o şaşırdın mı köftehor, evlatlar darılsa bile, babaların ve annelerin yüreğinde evlatlarına darılma ya da küsme yoktur” dedi. O, gün anladım ki babalık bambaşka bir duygudur. Hıçkıra, hıçkıra ağladım. ( tıpkı bu satırları yazdığım andaki gibi ) Dakikalarca babama sarıldım. 1050 km. 24 saat, üç yerde aktarma yaparak bir seneden fazla göremedikleri oğlunu ve torunlarını özlemiş, görmeye gelmişlerdi. İşte anne ve babalık böyle bir şeydir.

     

     Annemin ve babamın zevki, eğlencesi, onların hayatını dolduran tek varlıkları evlatlarıydı. İnsan belli bir yaşa geldikten sonra “biz annemiz ve babamız için ne yaptık?” diye kendi kendine soramadan edemiyor. Bu tecrübe ile sabittir. Sizde bizler gibi kendinize o soruyu sormak istemiyorsanız, babası ve annesi hayatta olanlar onların kıymetini bilsinler. Çünkü önce neslin devam edebilmesi anne ve babaya bağlıdır. Anne, yavrusunu 9 ay karnında taşır. Hamileliği süresince karşılaştığı güçlükler, atlattığı tehlikeler sonucu çocuğunu dünyaya getirir. Dünyaya getirdiği bebeği büyütmek için uykusundan, istirahatından, sıhhatinden feragat eder.

     

    Nitekim Yüce Allah, Lokman süresi, 31/14. ayette açıkça dile getiriyor.

     

    Peki o zaman, biz evlatların anne ve babaya karşı ödevlerimiz nelerdir?

     

    Her şeyden önce itaat ve saygıdır. Allah”u Teala Kur”an-ı Keriminde diyor ki : “Biz insana, ana-babasına iyilik yapmasını tavsiye ettik.”(El-Ankebut, 29/8)

     

    İkincisi, Anne ve babaya iyi davranmaktır. Kur”an-ı kerim”de şöyle buyurur:

     

    “Yüce Rabb”ın şöyle emretti; Yalnız Allah”a ibadet edeceksiniz, ana – babalarınıza iyilik yapacaksınız. Şayet bunlardan biri veya her ikisi senin yanında ihtiyarlarsa sakın onlara “of” dahi deme, yüzlerine bağırma, onlara tatlı söz söyle. Onlara, merhamet belirtisi olarak tevazu kanadını aç da, “Ya Rab, küçüklüğümde bana şefkat gösterdikleri gibi, sen de onlara merhamet et” de. ( El-İsra 17/23-24)

     

    Peygamber Efendimiz de “kime iyilik yapayım?” diye üç defa soran bir sahabeye. Üç defasında da, “annene” cevabını verdikten sonra dördüncü soruda, babasına iyilik yapması gerektiğini söylemiş. ( Buhari, Edeb, 2; Müslim, Birr, 1)

     

    Maddi ihtiyaçlarını gidermeliyiz. Yaşlanıp kendi ihtiyaçlarını karşılayamaz hale gelince; ana-babaların bütün ihtiyaçların temin etmek çocuklarının görevidir. Bu görev sadece hukuk ve ahlak açısından değil, İslami yöntem ve kuralları bakımından bir zorunluluktur.

     

    Bir diğer ödevimiz saygısızlık etmemektir. Çünkü insan olarak, ahlak olarak ve dini inanç olarak saygıya en fazla layık olanlar anne ve babalardır. Bir gün Peygamberimiz (s.a.s.) ashabına der ki: “ Size, büyük günahların en büyüğünü bildireyim mi?” diye üç defa sordu. Üç defasında da “ evet bildir, ey Allah”ın Resulü” diyen ashabına “Allah”a ortak koşmak, ana- babaya karşı gelmek, haksız yere adam öldürmek ve yalan söylemek.”(Buhari, Edeb,6)

     

    Beşincisi rızalarına almaktır. Şüphesiz en büyük görev Allah”ın rızasını kazanmaktır. Allah”tan hemen sonra rızasını almamız gerekenler anne ve babalarımızdır.

     

    6. sı, kötü söz söylememek. Cenab-ı Allah, “ Onlara öf dahi demeyin” diye emrediyor.

     

    Sütunlarım el vermediği için, son olarak söyleyeceğim anne ve babanız öldükten sonra onları hayırla anmanız ve onlar için dua etmenizdir. Biliyor musunuz, annem öldükten sonra, eşyalarının arasından günün 24 saati, beş vakit namazda elinden düşürmediği babamın hatırası tespihini aldım. Çünkü evde kıldığım her vakit namazda o tespih yanı başımdadır. Her ele aldığımda annem ve babam aklıma gelir ve mutlaka onlara dua ederim.

     

    Ve de, hep şu duayı okuyunuz; “ Ey rabbimiz! İnsanların hesaba çekileceği kıyamet gününde beni, annemi, babamı ve bütün müminleri bağışla.” (  İbrahim, 14/41)

     

    Peygamberimiz (s.a.s) der ki; “ ölümden sonra anne ve babanız için hayırlı duada bulunun ve Allah”tan bağışlanmalarını dileyin. Varsa vasiyetlerini yerine getirin. Dostlarıyla ilişkilerinizi devam ettirip, ikramda bulunun. Akrabalarıyla ilişkilerinizi sürdürün.”

     

    Evet, dostlar, bir gün geliyor anne ve babamız da ölüyor. Tıpkı benim anne, babamın ve sizlerden bazılarının anne ve babasının ölümü gibi. Onlardan geriye boş, sessiz bir nida kalıyor. Hiçbir bedenin dolduramayacağı köşeler boş kalıyor. Sahibiyle beraber o koca saltanat, sesler dolu hayat yok oluyor. O ıssızlık, hayatta olmayan annesizlik ve babasızlık, onların kokusu, sesi, onların ay gibi parlayan yüzleri artık yok. Ne hazin değil mi?

     

    1980 yılında babamı kaybettiğimde çok sarsılmıştım. Çünkü babam 62 yaşındaydı, bende henüz 32 yaşındaydım. Ondan sonra ne fırtınalar koptu, ne sevgiler yeşerdi, ne sevgiler yok oldu. O’nu hep gözlerim dolarak, burnum akarak anıyorum; onu yazarken ellerim titreyerek özlüyorum. Kendimi kötü hissettiğimde kurduğum hayal âleminde annem ve babam ile geçirdiğim güzel çocukluk günlerimi hayal ediyorum.

     

    Babam gibi annemi de çok özlüyorum. Bu yüzden anaları sağ olanlara! Lütfen onları üzmeyin, onları öyle karşılayın ki; doğumundaki ağrıları lezzete takas etsin. Babanızı öyle karşılayın ki; ömür boyu bir başka evlada imrenmesin diyeceğim. Bütün anneler ve babalar gibi benim annemin ve babamın da yeri cennet olsun. Allah rahmet eylesin.

  • Seçim, AKP ve Kürtler

    - 15 Ocak 2009 Perşembe

     

    22 Temmuz 2007 seçimlerinin üzerinden 18 ay geçti. Önümüzdeki 29 Mart”ta yeni bir seçimle karşı karşıyayız. Bu seçimlerde genelde Türkiye”nin siyasal sistemi açısından geleceği, özelde Doğu ve Güneydoğu Anadolu”nun kaderi belirleyecek önemli bir içeriğe sahiptir.

     

    AKP açısından Mart 2009 seçimleri, 22 Temmuz 2007 seçim sonuçlarına göre tamam mı, devam mı kararını verecek kadar önemsediği bir seçim. Aynı şekilde DTP için de Doğu ve G.Doğu şehirlerinde hayati bir önem taşımaktadır.

     

    Bilindiği gibi 2007 seçimleri çok özel koşullar altında, özellikle de Kürt oylarının belirginleştirdiği bir seçim olmuştu. Kürtler AKP”nin yalnız başına tekrar iktidar olmasını sağlamış, Doğu ve Güneydoğu”da yüzde 50 Kürt oylarını alarak 75 Kürt kökenli Milletvekilini meclise sokmuştu.

     

    Peki, Kürtler bunu neden yapmıştı?

     

    Hiç kuşkusuz dört faktör Kürt oyları üzerinde çok belirgin olmuştu.

     

    Birincisi ve en önemlisi Başbakan Recep Tayyip Erdoğan”ın “Kürt sorunu benim sorunumdur” cümlesi Kürtler üzerinde çok büyük bir etki yaptı. Kürtlerin büyük çoğunluğu AKP”nin 30 yıldır süren savaş ortamını bitireceği ümidine kapılarak AKP”yi test etmek istediler.

     

    İkincisi, AKP hükümeti ve Milletvekillerinin seçim öncesi K. Irak”a operasyon yapılması için gereken teskereyi çıkarmamakta direnmesi. AKP”nin bu yaklaşımı Kürtler arasında “artık savaşı hükümette, mecliste istemiyor. AKP barış için bir yol bulmak istiyor” diyerek oylarının yüzde ellisini AKP”ye verdi.

     

    Üçüncü faktör, tarikat ve cemaatler gerçeği. Genelde Doğu ve Güneydoğu halkı, özelde de Kürtler din konusunda son derece hassastırlar. Dini bir takım söylem ve vaatlerde bulunan partilere oylarını hiç esirgemiyorlar, olan güçleriyle destek veriyorlar. Geçmişte Erbakan da bundan nemalandı. 2007 seçimlerinde de AKP bu gerekçeyle beklentinin üzerinde oy aldı.

     

    Dördüncü ve son faktör, AKP”nin devlet eliyle yaptığı ayni, nakdi ve okuyan çocukların annelerine aylık yapılan yardımlar da çok etkili oldu. Aylık 50 TL ye muhtaç olan, işsizliğin had safhaya ulaştığı, yoksulluğun sınır tanımayan boyutlara geldiği bölgede gıda, kömür, beyaz eşya ve okuyan çocuklara yardım 2007 seçimlerinde AKP”nin bölgedeki can simidi oldu.

     

    Ancak 29 Mart 2009 seçimlerinde AKP”nin elindeki bu avantajların çok önemli bir bölümünün geçmişteki gibi etkili olmayacağı ve seçimin çok farklı koşullarda yapılacağı gerçeği göz ardı edilmemeli. Artık bölge halkı beyaz eşya, gıda, kömür yerine sağlık, eğitim, iş ve aşının olmasının peşinde. Artık oy isteyen K.Irak”a her gün sortiler yapan bir AKP var. Artık “Kürt sorunu benim sorunum” diyen başbakan gitmiş, yerine “tek dil, tek millet” gibi milliyetçi söylemlerini dillendiren biri var. Artık koşullar gerçekten çok değişmiş. Artık seçimler gerçeğe biraz daha yakın olacak gibi gözüküyor.

     

    Nitekim bu gerçekleri gören Başbakan Türkiye genelinde gözdağı verirmiş gibi, çok da doğru olmayan bir cümle kullandı “ Seçimlerde partim ikinci parti olarak çıkarsa genel başkanlıktan ayrılırım” dedi. Neden “2. parti olsam “ dedi de, “oylarım yüzde 47″nin altına inerse” demedi. Artık seçmen kül yutmuyor ve söylenen her kelimenin, kurulan her cümlenin ne anlama geldiğini çok iyi biliyor. Politikleşen halk, politik kurnazlıklara eskisi gibi aldanmıyor. 

     

    AKP, Grup Başkan Vekili Nihat Ergün”ün “22 Temmuz sonuçlarına göre yüzde 5 artma veya eksilme normaldir.” Sözü, eksilme olabilir sinyalidir. Artık, AKP”liler de, Adalet Partisi, Anavatan Partisi gibi ibrenin aşağıyı gösterdiğini ve zaman içinde tükenişin kaçınmaz olduğunu görüyorlar.

     

    AKP”nin gerilemeye başladığının sinyalleri en batı il İzmir”den geldi. Başbakan”ın bazı kişilere teklif götürdüğü, ancak o kişilerin teklifi geri çevirdiği iktidarı kollayan medya yazdı. Bu yüzden seçimi kaybeden Milletvekili Taha Aksoy ile tekrar deneme zorunda kaldı. Bu tavırdan, AKP”ye oy veren liberal – demokrat ve sağcı – demokrat kesimin geçen seçim gibi AKP”ye destek olmayacağı iddia ediliyor. Tabii, Saadet Partisi faktörünü de unutmayalım. AKP için kâbus olabilir. Ancak, 29 Mart seçimlerinde bu düşünün hızlı yaşanmaması için bütün güçleri ile çalışıyorlar.

     

    Ne mi yapacaklar?

     

    Türkiye genelinde nasıl bir strateji geliştireceklerini henüz bilmiyoruz. Çünkü seçimler için gereken projelerini ortaya koymuş değiller. Ergenekon gelişmeleri puan getireceği gibi, götürebilir de. Ancak ekonomik kriz, işsizlik menfi olan bir gelişme olarak gözüküyor. Ancak Doğu ve Güneydoğu için neler yapacaklarının ipuçlarını vermeye başladılar.

     

    Birincisi, tarikat ve cemaat üzerinde yoğunlaşacakları kesin. Fakat 2007 seçimleri kadar çok fazla etkili olamayacakları haberleri etrafta dolaşıyor. Bu faktörün zayıflamasının sebeplerden biri, Gülen cemaatinin çok fazla ön plana çıkmasıdır. Kürt halkı Bediuzzaman”a “ Saidi Kürdi” olarak çok önem veriyor. Sadi Kürdi akımının “Gülen” cemaatinin gölgesinde kalması hazmedilmiyor.

     

    İkincisi gıda, kömür ve öğrencilere yardım, beyaz eşya stratejisi devletin vali ve kaymakamların eliyle aynen devam edecek. Ancak iddia o ki bu sefer söz konusu nakdi ve ayni yardımları alan halk, sandık başında bildiğini okuyacağı.

     

    Kürt sorununun çözümünde verdiği sözü yerine getirmeyen, sınır ötesi operasyonlar ile her gün bomba yağdıran AKP ye oy verenler bir hayli azalacağı da bilinen ayrı bir iddiadır.

     

    İşte tamda burada AKP, Doğu ve Güneydoğu”da farklı bir stratejiyi uygulamaya koymak için çok sıkı görüşmeler, toplantılar yapıyor. Önemli ilişkiler geliştirmeye çalışıyor. İki konu üzerinde çok yoğunlaşmış durumdalar.

     

    Birincisi, Şeyhler, aşiretler ve ağalar ile yerel yönetimi paylaşmak.

     

    İkincisi, bölgede bir hayli zayıf olan CHP, MHP ve diğer partiler ile gizli anlaşma yaparak oylarını yükseltmek Belediyeleri ve il meclislerini kazanmak.

     

    Peki, bunda başarılı olacak mı?

     

    Doğrusunu yazmak gerekiyorsa, olacak diyenler de, olmayacak diyenler de var. Siyaset bilimcileri, “Kürt” konusunda Meclis”te AKP”ye banko arka çıkan CHP, MHP gibi partilerin şanslarının olmadığı illerde AKP”ye destek verecekleri kuvvetle muhtemeldir. Bu yaklaşımın Kürtlerin bir bölümünün de birleşmesine etki edeceği ileri sürülen ayrı bir görüş.

     

    Diğer tarafta, AKP”nin bölgede çok etkili olan Şeyh ve Ağalar ile encümen ve meclis üyesi paylaşımı konusunda anlaşmaya varırsa önemli bir oy potansiyele sahip olacağı iddia ediliyor. Özellikle de şeyhler çok etkin olmasa bile, ağa ve aşiretlerin son derece etkin olabileceği ifade ediliyor. Bu etkinin çapı ne olur, 6 yıllık iktidar süresince AKP”nin bölgedeki icraatları halk nezdinde ne kadar kabul görür, aşiret liderleri ve ağalar mensuplarının üzerinde ne kadar etkili olurlar bu günden kestirmek mümkün değil.

     

    Ayrıca, AKP”nin bölgede kendi zenginini yarattığı düşüncesi yaygındır. Şimdide şeyh, aşiret, ağa, tarikat ve cemaat işbirliği söylemleri pastanın daha da büyüyeceği ve dağıtılacağıdır. Bu gelişmenin seçimlerin üzerindeki etkisi ayrı bir soru işareti. Bölge halkının demokratik açılım beklentisine böylesi ilişkiler yumağı oya sekte vurabilir. Bu formülün AKP”ye oy kazandıracağına dair bölge halkı çok şans vermiyor. Yine de Kürtler geçmişte hep şaşırttıkları gibi 29 Mart seçimlerinde de bir şaşırtma daha yapabilirler. Ama bu şaşırtmada ibrenin hangi tarafa kayacağını kesin sınırları ile belli olmadığı ifade ediliyor.

     

    AKP”nin 2007 seçimlerinden sonra, demokratik dönüşüm konusundaki, tavır, duygu ve tutum farklılığının derinleşmesi, milli gelirin dağılım iddialarına rağmen milyonlarca ailenin devletin yardımına muhtaç hale gelmesi, işsizliğin çığ gibi büyümesi, patlayan kriz seçmenin AKP”ye oy vermesini inandırıcı kılmıyor.

     

    30 Mart sabahı, hiç kuşkusuz AKP”nin belediye encümeninden çok, il genel meclisinde aldığı oy belirgin olacaktır. 2007 seçimlerin altında bir oy alması halinde “erken seçim baskısı” başlayacağı kesin gözüyle bakılıyor.

     

    AKP, “nerede belediye başkanı kazanırım; Diyarbakır ve İzmir”i de istiyorum” gibi taleplerden çok, “il genel meclis seçimlerindeki oy yüzdesi” üzerinde yoğunlaşmaz ise, yerel seçimler olsa bile genel seçimin havasını getireceğinden kimse kuşku duymuyor. Tam da ekonomik krizin etkilerinin giderek yaygınlaştığı bu dönemde iç politik değişimi tetikleyecek faktör olarak il encümeninde AKP”nin alacağı oylar gösterilmektedir. Çünkü mahalli seçimler tam da krizin derinleştiği günlere dek geliyor.

     

    CHP”ye ve MHP”ye oy verenler ideolojik bir tercihe sahipken; AKP”ye oy verenler ise günlük ihtiyaçlarına göre karar verdikleri bilinen bir gerçektir. Özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu”da Kürt seçmenler açısından. Bu yüzden 29Mart seçimlerinde AKP”nin işi bir hayli zor görünüyor. O yüzden DPT”nin elinden Diyarbakır, Batman ve Tunceli gibi illeri almak çok kolay gözükmediği gibi, Siirt gibi bazı illeri kaybetmesi bile ufukta gözüktüğü ifade ediliyor.