M.Latif Yıldız tarafından Diyarbakır Olay Gazetesinde yazılmış olan köşe yazılarının tümüne aşağıdaki link’ten ulaşabilirsiniz.
-
17.09.2008 - KUR-AN AYETLERİ - M. Latif YILDIZ
Çok sıcak günlerde kutsal bir ayı yaşıyoruz. Dayanılmaz sıcaklarda Allah rızası için tutulan oruç hiç şüphesiz bin oruçtan daha hayırlıdır. Allah bu sene oruç tutan müminlere güç ve kuvvet versin diyerek yazıma başlamak istiyorum.
Birey olarak sosyal demokrat ama son derece inançlı ve dindar bir kişilik olarak aklımın erdiği 7 yaşımdan beri çizgimi hiç değiştirmedim. Bölgemizin yetiştirdiği soylu ve âlim bir aileden geliyorum. Her ne kadar Seyithan Beg, Mirhan Beg, Bedirhan Beg gibi aristokrat bir soydan geliyorsak da ben soydan çok insanlığa, imana ve takvaya bakarım. Aşiret içinde bir başka ayrıcalığımız da Rahmetli babam Seyda’ye Mele Abdulkerim gibi; babamın babası, onun babası, onun babasının babası böyle böyle geriye doğru hep okumuş alim ve aydın bir sülaleden gelmenin onur ve gururunu taşıyorum. İşte o babanın verdiği din eğitimi ve bilgisi sayesinde dünyamı olduğu kadar, dinimi de bazıları gibi siyasete ve kişisel çıkara alet etmeden doyasıya yaşayan biri olarak Allah’a şükrediyorum.
Her Ramazan ayında kutsal kitabımızı iki dilden bire bir hatmederim. Önce Arapçasını sonra Türkçe mealini okurum. Size tavsiyem okuma yazmanın bir hayli arttığı bu yüzyılda sizden daha cahil bazı hocalardan yalan yanlış bilgi ya da fetva alacağınıza ( Gerçek âlimleri tenzih ederim ) Kur-an’ı Arapça biliyorsanız Arapça okuyun, ama anladığınız dilde (Türkçe – Kürtçe ) mealini ve varsa tefsirini okuyunuz, takıldığınız yerleri de Büyük İslam İlmihali ile çözünüz. Böylece dininiz ve kitabınız konusunda yanlış yönlendirilmemiş olursunuz.
Bu yüzden ben belli kişiler gibi klasik İslam ya da Müslümanlık üzerine yazı yazmayacağım. Yani dini bazı menkıbeler, hikâyeler yerine Kur-an’ı kerimden seçtiğim bazı ayetleri sizlerle paylaşmayı daha uygun buluyorum. Bu günde köşemde olabildiğince seçme ayetlerden alıntılar yaptım.
Kitabımızın Başlangıcı Bakara süresinden başlamak isterim:
28. Ayet: “ Allah’a nasıl nankörlük ediyorsunuz ki, ölü idiniz sizleri diriltti; sonra yine öldürecek, sonra yine diriltecektir; sonra da döndürülüp O’na götürüleceksiniz!
34. Ayet: “ Ve o zaman meleklere ‘Adem’e secde edin’ dedik, hemen secde ettiler. Yalnız İblis dayattı, kibrine yediremedi, inkârcılardan oldu.
41. Ayet: “ …Kur-an’a iman edin.”, “…Benim ayetlerimi birkaç paraya değiştirmeyin.”
42. Ayet: “…Bile bile hakkı gizlemeyin!”
43. Ayet: “ Hem namazı dürüst kılın ve zekâtı verin.”
45. Ayet: “ Bir de sabırla, namazla yardım isteyin.”
48. Ayet: “ Ve öyle bir günden korunun ki kimse kimse adına bir şey ödeyemez, kimseden şefaat kabul edilmez ve kimseden fidye de alınmaz..”
143. Ayet: “…Hiç şüphesiz Allah, bütün insanlara çok şefkatlidir, çok merhametlidir.”
168. Ayet: “ Ey insanlar! Yeryüzündeki bütün nimetlerden helal ve temiz olmak şartıyla yeyin, fakat Şeytan’ın adımlarına uymayın, çünkü o size düşmandır!”
176. Ayet: “ şüphesiz ki Allah, Kitab’ı hak bir sebeple indirdi. Kitap’ta anlaşmazlığa düşenler ise, şüphesiz haktan uzak, bir ihtilaf ve çekişme içindedirler.”
177. Ayet: “…Hayra eren o kimsedir ki Allah’a, ahret gününe, meleklere, Kitab’a ve bütün peygamberlere iman edip, akrabalara, öksüzlere, biçarelere, yolda kalmışlara, dilenenlere ve esirlere seve seve mal verenler, namaz kılanlar ve zekat verenlerdir…”
183. Ayet: “ Ey iman edenler! Size oruç farz kılındı; sizden öncekilere de farzdı. Korunmanız için!”
184. Ayet: “ Size farz kılınan oruç sayılı günlerdedir… İçinizden hasta olan veya yolculukta bulunan diğer günlerden sayısınca tutar; ona dayanamayanların fidye vermesi gerekir; bu bir fakir doyumudur… Kim de hayrına fidye artırırsa hakkında daha hayırlıdır. Bununla beraber oruç tutmanız sizin için daha hayırlıdır, eğer bilirseniz.
191. Ayet: “…Fitne öldürülmekten daha şiddetlidir!”
196. Ayet: “ Hac ve Umre’yi de Allah için yapın…”
205. Ayet: “…Allah ise fesadı (bozgunculuğu) sevmez!”
217. Ayet: “…Fitne ise adam öldürmekten daha büyüktür.”
219. Ayet: “ Sana içki ve kumarı soruyorlar. De ki: Bu ikisinde de büyük bir günah…”
256. Ayet: “ Dinde zorlama yoktur! Doğruluk sapıklıktan tamamen ayrılmıştır! Artık kim Tağut’u inkâr edip Allah’a iman ederse, işte o, kopmayacak en sağlam tutanağa yapışmıştır. Allah işitir, bilir!
257. Ayet: “ Allah iman edenlerin velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır! İnkâr edenlerin velileri ise Tağut’tur; onları aydınlıktan karanlıklara çıkarır! İşte onlar cehennemliklerdir. Hep o ateşte kalacaklardır.”
261. Ayet: “ Mallarını Allah yolunda infak edenler, bir tane gibidir ki yedi başak bitirmiş, her başakta yüz tane var…”
264. Ayet: “ Ey iman edenler! Sadakalarınızı başa kakmakla, gönül kırmakla boşa gidermeyin! İnsanlara gösteriş için malını dağıtıp ne Allah’a, ne ahret gününe inanmayan o kimse gibi…”
272. Ayet: “ …Hayır amaçlı her ne verirseniz, karşılığı tamamen ödenir ve hiç hakkınız yenmez!”
283. Ayet: “…Şahitliği gizlemeyin; onu kim gizlerse, mutlaka kalbi vebal içindedir ve Allah her ne yaparsanız bilir.”
Şimdi de Al-i İmran Süresinden birkaç ayet:
2. Ayet: “ Allah! Başka tanrı yoktur, ancak O vardır. Sonsuz hayat sahibi O’dur! Bütün varlıkları koruyup gözeten O’dur.”
4. Ayet: “ Bir de ayırt eden Furkan indirdi.”
5. Ayet: “ Şüphesiz ne yerde, ne de gökte hiçbir şey Allah’a gizli kalmaz!”
37. Ayet: “…Allah dilediğine hesapsız rızk verir!”
85. Ayet: “ Kim İslam’dan başka bir din ararsa, ondan asla kabul edilmeyecek ve O, ahrette hüsrana uğrayanlardan olacaktır.”
97. Ayet: “…Yoluna gücü yetenin Beyt’i hacetmesi, insanlar üzerinde Allah’ın bir hakkıdır.
169. Ayet: “ Sakın Allah yolunda öldürülenleri ölmüşler sanma! Hayır, hep hayattadırlar, Rablerinin katında yaşarlar.
Bir ayet de Nisa süresinden:
93. Ayet: “ Kim bir mü’mini mütemmiden (kasden) öldürürse, artık onun cezası cehennemde ebedi kalmaktır; Allah ona gazap etmiş, lanet etmiş ve onun için büyük bir azap hazırlamıştır.”
Maide süresinden:
55. Ayet: “ Sizin asıl dostunuz önce Allah, sonra peygamberi ve namazlarını kılan, zekâtlarını veren ve rükû eden müminlerdir.
77. Ayet: “ De ki: ‘Ey ehli kitap!’ Dininizde haksız yere ifrata (aşırılığa) kaçmayın!”
87. Ayet: “ Ey iman edenler! Allah’ın size helal kıldığı temiz şeyleri kendinize haram etmeyin, aşırı gitmeyin; Çünkü Allah aşırı gidenleri sevmez!”
En’am Süresinden:
160. Ayet: “ Kim bir iyilikle gelirse, ona on misli verilir; kim de bir kötülük ile gelirse, ona ancak misliyle ceza verilir ve hiçbirine haksızlık edilmez!”
Hud süresinden:
118. Ayet: “ Hem Rabbin dileseydi, elbette bütün insanları bir tek ümmet yapardı…”
Isra Süresinden:
23. Ayet: “ Rabbin kesin olarak şunları buyurdu: O’ndan başkasına ibadet etmeyin! Ana babaya güzellik (iyilik) edin; ya birisi yahut ikisi de yanında ihtiyarlarsa, sakın onlara “üf” deme ve onları azarlama, ikisine de tatlı ve güzel söz söyle.”
29. Ayet: “ Hem elini bağlayıp boynuna asma (cimrilik etme), hem de elini büsbütün açıp saçma (israf etme) ki pişman olur, açıkta kalırsın.”
30. Ayet: “ Çünkü Rabbin dilediğine rızkı bol verir, dilediğine de kısar, çünkü o kullarının durumlarından haberdardır, her şeyi görendir!”
32. Ayet: “ Zinaya yaklaşmayın; çünkü o pek çirkin ve kötü bir yoldur!”
35. Ayet: “ Ölçtüğünüz vakit tam ölçün ve doğru terazi ile tartın.”
81. Ayet: “ Ve de ki: ‘ Hak geldi, batıl zevale erdi (yok oldu)”
110. Ayet: “ …Namazda sesini yükseltme, pek de alçaltma; ikisinin ortası bir yol tut.”
Son olarak Nur süresinden bir ayet ( ki günümüzde bu konuyu siyaset aleti yapanlara duyurulur.) Ayette açık seçik “türban” değil “başörtü” diyor. Ayrıca bu ayeti okurken yukarıda verdiğim Bakara süresi 256. ve Maide süresi 77. ayeti de göz ardı edememenizi öneririm:
31. Ayet: “ Mü’min kadınlara da söyle; gözlerini ( harama bakmaktan ) sakınsınlar, ırzlarını korusunlar, ziynetlerini açmasınlar – kendiliğinden görünen başka – ve başörtülerini yakalarının üzerine kadar örtsünler…”
Evet, değerli okuyucular sizler için Kur-an’dan cüz cüz, süre süre, ayet ayet kendime göre bir derleme yaptım. Dilerim ki bir hayra vesile olmuştur. Ramazanınız ve ibadetleriniz mübarek olsun; Allah kabul etsin. -
12.09.2008 - 6 – 7 EYLÜL 1954 VE 12 EYLÜL 1980 - M. Latif YILDIZ
Eylül ayının ilk haftasında iktidar – medya ve siyaset üçgeninde başlayan savaşa aldanarak ülkeye neler oluyor diye sakın şaşırmayınız. Bu ülke çok daha karanlık ve etkisini hala üzerinden atamadığı 53 yıl ve de 28 yıl geçen Eylül olaylarını yaşadık. O kadar unutkan ve de o kadar duyarsız bir milletiz ki geçmişimizde millet olarak çok bedel ödediğimiz ve acılar çektiğimiz olayları nasılda hatırlamayız hayret. Haydi, yeni neslin için rejim bu acı günleri hatırlatmamak için elinden geleni eğitim sistemi ile yapıyor diyelim. Peki ya o günleri yaşayanlar, duyarlı çevreler, aydınlar, yazarlar ve medya unutturmamak için görevini yapması gerekmiyor mu?
Bugün tarihimizde azınlık ve de Türk vatandaşlarına çok bedel ödettiren iki önemli Eylül olaylarına köşem el verdiğince sizlerle paylaşacağım.Bir zamanlar zenginliğimiz olan, ama bugün ABD, Kanada, Fransa vb. batı ülkelerinde diaspora adı altında Türkiye aleyhine çalışanların yapılmasına sebep olan 6 – 7 Eylül olaylarıyla başlayalım.
Yunanistan’ın 1954’te Kıbrıs’a ‘kendi kaderini tayin Hakkı’nın tanınması için BM’ye yaptığı başvuru kabul edilmeyince Grivas liderliğindeki EOKA Kıbrıs’ta İngilizlere karşı terör eylemlerini başlattı.
İstanbul’da yayınlanan, Hürriyet, Yeni Sabah ve İzmir’de yayınlanan Gece Postası başta olmak üzere tüm gazetelerde, İstanbul Fener Rum Patrikhanesi aleyhine haberler boy gösteriyordu.6 Eylül 1955 günü, saat 13.00’de TRT, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı yapıldığı haberini verdi. Öğleden sonra İstanbul Ekspres adlı 20–30 bin tirajlı bulvar gazetesi, Selanik’te bombanın patlayacağını önceden bildikleri için kâğıt stoku yapmışlar ve o gün tam 300 bin gazete basmışlardı.
Öğleden sonra, İstiklal Caddesi’nde toplananlar, gayrimüslimlere ait işyerlerini taşlamaya başladı. Olaylar kısa sürede Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı gibi gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yayıldı, ardından Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutluk, Bebek, Kadıköy, Moda, Kuzguncuk, Çengelköy gibi uzak bölgelere sıçradı. Rumlara ait ev ve iş yerlerinin önceden tespit edildiğini, hatta kimi yerlerde bu ev ve işyerlerinin bir gece önce işaretlendiğini iddia edilecekti.
Bazı Türkler, komşularını kurtarmak için çaba göstermişler, bazıları sadece tanıdıklarını korurken, tanımadıkları gayrimüslimlere saldırmaktan geri durmamışlardı.
Bunlar yaşanırken, Ankara’dan İstanbul Valiliğini arayan Devlet Bakanı Mükerrem Sarol’la İstanbul Valisi Fahrettin Kerim Gökay arasında şöyle bir diyalog geçmiş: “-Vali Beyefendi’ dedim, ciddiyetini anlasın diye, ‘İstanbul yakılıp yıkılırken nasıl gönlünüz razı oluyor da orada polislerin size sağladığı emniyet içinde oturuyorsunuz’ dedim. ‘Ayıp değil mi’ dedim. ‘Bu büyük bir felaket. Milli bir felaket.’ ‘Yanımda Dâhiliye Vekili var, O’nu veriyorum’ dedi. Telefonu Namık’a verdi. Namık dedi ki, ‘Öyle milli felaket filan değil’ ‘Bu milli bir isyan. Gençliğin milli kıyamı.’ ‘Namık’ dedim, ‘Bunu senden duyduğuma çok üzüldüm. Bu gerçekten milli bir felaket. İstanbul’da devlet yok, emniyet yok, can güvenliği yok. Beyoğlu’nda mağazaları yağma ediyorlar ve sen buna ‘Milli gençlik kıyamı” diyorsun.’” (Birand, Dündar, Çaplı, s. 125-126.)6 Eylül’de İstanbul, Ankara ve İzmir’de ‘örfi idare’ ilan ederek olayları durdurmaya çalışmıştı. Ancak rejim tarafından azınlıklara karşı nefret ve kıskançlık duygusu ile yetiştirilen ve yağmanın tadını alan kitleleri durdurmak kolay olmayacaktı. Nitekim saldırılar İstanbul’da 7 Eylül’de aynı hızla devam ederken, İskenderun, İzmir, Çanakkale’de küçük çaplı saldırılar yaşanacaktı.
200 bin kişinin katıldığı tahmin edilen bu harekâtta, ölüm olaylarının az olması ve saldırganların en ufak bir direnişte geri çekilerek başka hedeflere yönelmesi, hükümetin bir katliam planlamadığını, amacın başta Rumlar olmak üzere gayrimüslimleri ekonomik olarak güçten düşürmek, sonra da korkutarak ülkeden kaçırtmak planının parçasıydı. Nitekim, Celal Bayar İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık” demiştir.
Olaylar sırasında, resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğrar. En büyük tahribat nüfusun yüzde 15’inden fazlasını Rumların oluşturduğu Beyoğlu’nda yaşanır. Bunu Eminönü, Fatih, Şişli, Beşiktaş, Sarıyer, Kadıköy, Adalar, Üsküdar, Bakırköy izler.
İddiaya göre saldırıya uğrayan işyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Musevilere, yüzde 10’u Müslümanlara; evlerin yüzde 80’i Rumlara, yüzde 9’u Ermenilere, yüzde 5’i Müslümanlara, yüzde 3’ü Musevilere aittir.
Hükümetin üzüntü beyanından sonraki ilk tepkisi yağmanın sorumluluğunu komünistlere yıkmak oldu. 7 Eylül 1955’te aralarında 45 ‘tescilli’ komünist adliyeye getirildi, bunlardan 19’u tutuklandı. Tutuklananlar arasında Aziz Nesin, Kemal Tahir, Nihat Sargın, Müeyyet ve Can Boratav, Asım Bezirci, Hasan İzzettin Dinamo, İlhan Berktay, Aslan Kaynardağ gibi ünlü isimler vardı. Aralık ayına gelindiğinde, hükümet bu saçma suçlamadan vazgeçmek ve tutukluları salıvermek zorunda kalacaktı.
Olaylarla ilgili olarak Beyazıt, Beyoğlu ve Kadıköy’de oluşturulan örfi idare mahkemelerinde 5.104 sanık, Ankara’da 171, İzmir’de 424 kişi yargılandı. CHP lideri İnönü’nün hükümete sert eleştiriler yapması üzerine, sanıkların ezici çoğunluğu peyderpey salıverildi. Mahkeme, asıl suçlu olan derin devletin üzerine gitmedi veya gidemedi. Karar, 1956 yılının Aralık ayı sonunda açıklandı. Sadece 228 kişi suçlu bulunmuştu. Bunların arasında gerçek failler yoktu, geri kalanların da cezaları çok değildi.
Yargılamalar sırasında, Selanik’teki Türk konsolosluğunun bahçesinde bulunan Atatürk’ün doğduğu eve atılan bombanın diplomatik çanta içinde Selanik Başkonsolos Yardımcısı Mehmet Ali Tekinalp tarafından Türkiye’den getirildiği ve Türk Başkonsolosluğu’nun bekçisi Hasan Uçar tarafından bahçeye atıldığı söylendi. Uçar’ı azmettiren kişi Selanik Hukuk Fakültesi ikinci sınıf öğrencisi olan ve MAH (MİT) elemanı olduğu iddia edilen Oktay Engin’di. Oktay Engin’e üç yıl altı ay, Hasan Uçar’a ise iki yıl hapis cezası verilmişti. Dokuz ay Selanik cezaevindeki hücrede yatan Oktay Engin, tahliye edildikten sonra Gümilcine Konsolosluğumuz tarafından Türkiye’ye getirilmiş ve Başbakan Menderes ile İstanbul Valisi Gökay’ın tavassutu ile Selanik’te yarıda bıraktığı hukuk eğitimini İstanbul’da tamamlamıştı. Uzun yıllar Emniyet teşkilatında önemli görevlerde çalışan ve Nevşehir’e önce kaymakam, sonra da vali olarak atanan Engin hakkındaki suçlamaları hep reddetti.
12 Eylül 1980 darbesi ve Kürt sorununda getirdiği sonuçlara bir göz atalım:Türkiye’nin en önemli temel sorunu olan “Kürt” sorunun bugünkü boyuta gelmesinde hiç kuşkusuz 12 Eylül darbesi, Diyarbakır zindanlarında yapılanlar ve onun getirdiği Anayasa olmuştur. 28 yıl geçmesine rağmen peşimizi bırakmayan 12 Eylül darbesinin etkisi hale devam ettiği için dünmüş gibi tartışılıyor. Türkiye’nin yaşadığı sorunların kaynağının 12 Eylül’le birlikte yaratılan sistemden kaynaklanıyor. 12 Eylül’den günümüze yansıyan Türkiye’nin önünde önemli sorun; Kürt sorunudur.
Bugün 12 Eylül 1981–84 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde kalmış herhangi bir insanla konuştuğunuzda, size “Kürt olduğumu o dönemde anladım,” diyecektir. 60′ın üzerinde tutuklu orada öldürüldü, hâlâ cezaevine kimin girdiğinin, kimin çıktığının kayıtları yok. Kürtlerin kendilerini farklı bir halk olarak hissetmelerinin sebeplerinden birisi de 12 Eylül’den sonraki uygulamalardır. Bu günde o harekâtın yıldönümü.
1984′te Eruh’ta PKK’nın baskını, 12 Eylül’le yoğunlaşan baskıya karşı tepkidir. Askeri darbenin lideri Kenan Evren, Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı Kemal Yamak’a emir vermiş; o da Esat Oktay Yıldıran gibi ırkçılığıyla övünen birisini görevlendirmişti. Bugün hâlâ cenazeler geliyorsa bunu sebebi 12 Eylül’ün bu sorunu çözümsüzlüğe götürmesidir. Malatya’daki katliam da, şehit cenazeleri de 12 Eylül’ün ürünü. Bugün Ergenekon, Şemdinli, Susurluk, Laiklik, Hrant Dink cinayeti, Malatya katliamı hepsi 12 Eylül’lün ürünüdür.12 Eylül yalnızca dünün değil, bugünün de sorunu. 12 Eylül’ü yapanlar toplumun kucağına temel meseleyi sürekli besleyerek koyuyorlar. Askerler, 27 Mayıs’daki darbe için özür diledi. Ama 12 Eylül’ü yaratan ordunun etkinliğini hala sürüyor. Türk Silahlı Kuvvetleri 12 Eylül’de yapılanları benimsiyor, sistem 12 Eylül’le yüzleşmek istemiyor demektir. Eğer bugün “Önümüzdeki sorunları çözelim, demokratik bir hukuk devleti yaratılım,” denseydi; Kürt meselesinin halledilmesi için uğraşılırdı. 12 Eylül’den bir gün önce sıkıyönetim komutanlarının yetkileri neyse bir gün sonra da aynısıydı. Terör 12 Eylül öncesi de çözülebilirdi ama çözülmek istenmedi. Türkiye askeri darbe ortamına getirildiği Ergenekon örneğinden anlaşılmıyor mu?
12 Eylül öncesi yaşananları takip edin, askeri darbenin baştan beri planlandığını görürsünüz. 12 Eylül’cüler askeri darbe yapmakla kalmadılar toplum mühendisliğine de soyundular ve de başarılı oldular. 12 Eylül için dava açılmasını isteyen savcı için meczup muamelesi yaptılar. Oysa yaptığı doğruydu.
Toplum şu anda o kadar duyarsız bir hale getirilmiş ki birlikte yaşama, demokrasi, çok seslilik ve çok renklilik diye bir derdi yok. En acısı 12 Eylül’le ilgili bir hesabı yok. 12 Eylül’ü eleştirmek idam edilen insanları, işkence görenleri, yakılan kitapları hatırlatmak kadar, toplumun kendi vicdanına da sahip çıkması anlamına gelecektir. Toplum o günleri hatırlamak istemiyor. 12 Eylül denince öncesinde yaşananlar akla geliyor ama 12 Eylül’ün hâlâ devam ettiğini ne yazık ki görmek istemiyor.
-
08.09.2008 - ASKERİN GÜNEYDOĞU ÇIKARMASI VE KÜRT SORUNU -M. Latif YILDIZ
Yeni Genel Kurmay Başkanı İlker Başbuğ’un yaptığı ilk icraatları, verdiği beyanatlar ilerde her yönü ile çok tartışılacak ve çok konuşulacak. Birincisi Kandıra cezaevinde bulunan iki eski orgeneralin bir korgeneral tarafından ziyaret edilmesi. İkincisi de ayağının tozu ile göreve başlar başlamaz Malatya, Diyarbakır ve Van’a yaptığı gezide klasikleşmiş söylem ve demeçlerin yanında ifade ettiği “dağa çıkmayı nasıl önleyeceğiz” sorusunu Diyarbakır’da Sivil Toplum Örgütlerine yönetmesi bence çok doğru bir sözdü. Ama bu doğru söze verilecek cevabı cesurca cevaplayacak, neden ve niçinler ini bütün açıklığı ile ortaya koyacak üç Sivil Toplum Örgütü toplantıya çağırmadığı için bu sorusuna gerçekçi bir cevap aldığını sanmıyorum.
Doğrusu hukuk devletinde yargının çete ile suçladığı sanıkların Genelkurmay mensupları adına cezaevinde ziyaret edilmesine “insani” ziyaret denilerek mazeret gösterilmesi, hemen akabinde de “hukuka saygılıyız” açıklaması ne kadar inandırıcı ya da gerçekçi olacağını, Şemdinli deki gibi “iyi çocuklardır” diye yargı yön mü değiştirecek, ya da hukuk sonuna kadar işleyecek mi önümüzdeki günlerde hep birlikte görüp izleyeceğiz.
Gerçi CHP’nin ve MHP’nin ziyareti gecikmiş, gerekli bir jest olarak yorumlamaları; hükümetin “insani ziyaret” yorumuna sarılması görünen köye kılavuz gerekmez dedirtiyor. Tabii yapılan ziyareti “yargıya müdahale” olarak görenlerde var. Yine de hukukun kararı kesinleşmeden hayali yorum yapmak demek hukuk zora sokmak demektir. Ancak ziyareti gerçekleştiren Korgeneral’in geçmişini medyanın irdeleyeceğini Genelkurmay kestiremedi mi; yoksa bile bile mi bu paşayı gönderdi? Sanırım sabreder ve beklersek bu soruların tamamının cevabını zaman içinde alacağız.
Ben yine de makalemin başlığıma dönmek istiyorum. Orgeneral İlker Başbuğ, yanına kuvvet komutanlarını alarak önce Malatya’da 2. Ordu komutanlığını, akabinde Diyarbakır ve Van ziyaretleri. Diyarbakır’da Sivil Toplum Temsilcileri ile bir araya gelmesi, Van’da halkın içine karışması çoğunluk gibi kayda değer bir gelişme olarak yorumluyorum.
Diyarbakır’da sürpriz bir şekilde ve ilk kez 20’ye yakın Sivil Toplum Örgütü ile görüşmesi son derece anlamlı ve geleceğe yönelik olumlu bir gelişme olarak kaydedilebilir. Ancak insan hakları ve demokrasi açısından Türkiye ve Dünya’da Sivil Toplum Örgütleri içinde önemli bir yer tutan Diyarbakır Barosu, İHD Diyarbakır Şubesi ve Diyarbakır Tabipler odasını bu toplantıya davet edilmemesi toplantının amacına ve sonucuna önemli bir katkısı olmayacağını uzmanlar açıkça ifade ediyorlar.
Yaklaşık 1,5 saat süren ve ilk kez bir Genelkurmay Başkanının Diyarbakır Sivil Toplum Örgütleri ile bir araya gelmesi, sorunları onlarla tartışması önemli bir gelişme. Ancak belli ki Genelkurmay’ın kafasında en çok belirginleşen “dağa çıkışın engellenmesi için neler yaparız?” sorusuna gerçekçi cevabı verecek olan üç Sivil Toplum Örgütü’nün içerde olmaması çok önemli bir eksiklik olduğu ifade edilmektedir. Çünkü bu soruya cevabı ancak bu örgütlerin temsilcileri açık yüreklilikle Genelkurmay Başkanına sunabilirlerdi. Dolayısıyla bu görüşme çok daha yararlı hale gelebilirdi.
Ancak toplantıya katılan bazı Sivil Toplum Örgütleri’nin bazı temsilcileri, dışarıda “ Biz önerilerimizi yaptık, bu toplantıda önemli sonuçlar çıkmasını umuyoruz. Son derece yararlı bir görüşme oldu” dediklerine göre dileriz içerde açıkça Paşa’ya STÖ’nin başkanları gerekli mesajları vermişlerdir diye ilk etapta düşündüm. Ancak toplantıya katılan meslektaşımız Güneydoğu Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Faruk Balıkçının BİANET’e yaptığı açıklama beklentilerimize ve umudumuza gereken cevabı vermiyordu.
Örneğin Sayın Balıkçı, Başbuğ’un özellikle ekonomik gelişmeler üzerinde durduğunu, ancak çözüm isteniyorsa Kürt sorununun siyasal boyutunun görmemezlikten gelinemeyeceğini ifade ederek şunları söylüyordu:
“Genelkurmay Başkanı, dağa çıkışları kesmenin yolunu ekonomik ve sosyal alanda aradığı için ekonomi ile ilgili örgütleri çağırdı. Bu örgütlere katılmanın yolunun nasıl kesileceğini sorup görüş aldı. Toplantının içeriğini bilmediğimiz için hazırlık yapamadık. Başbuğ’un bu konuda Diyarbakır’ı tercih etmesinin sebebi; Diyarbakır’ın bölgenin kalbi olması, Diyarbakır’daki olumsuz ya da olumlu gelişmenin bölgenin tamamını aynı yönde etkilemesinden kaynaklanıyor. Ancak toplantıda Kürt sorununun siyasal boyutu eksik kaldı. Zaman zaman demokrasi sözcüğü konuşmaların içinde geçtiyse de Başbuğ’un yaklaşımı daha çok ekonomi üzerinde durarak PKK’yı marjinal hale getirme konusunda fikir beyan etti. Hatta hükümetin açıkladığı Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP) eylem planının hayata geçmesiyle ekonomik sorunun çözüleceğinden umutlu olduğunu, bu nedenle eylem planının takip edeceğini söyledi. Ama bence bu sorunun siyasi boyutu da var. Sorunun çözümünde asıl etkili olacak kısım bu. Soruna bütün boyutları ile yaklaşmak gerek. Yoksa bu sorun devam eder gider.”
Yukarıdaki ifadeden ve meslektaşımın açıklamasından anladığım kadarı ile içerde kimse gerçeği konuşmamış. Yani Başbuğ’a olayın siyasi boyutu açıklıkla dile getirilmemiş. Bu da üç örgütün içerde olmamasının ne kadar büyük bir eksiklik olduğunu bütün çıplaklığı ile ortaya koyuyor. Yine de askeri sert söylemler dışında meydana gelen gelişmeler, Başbuğ’un söylemlerinden çok fiili yaklaşımı ile belki de gelecekte daha iyi şeyler olabilir diye umutlanmak ve iyimserlik beklentilerimizi yazmayı yeğliyorum. Üç STÖ ilk etapta dışlanmış olsa da, 20 ye yakın STÖ başkanları ile yapılan bu toplantı bir ilk olması açısından önemsiyorum. En azından bazı örgütler ile bir diyalog başladı. Baksanıza Dışişleri Bakanı Babacan 6 yıl sonra AKP’nin Bakan’ı olarak, hükümetin hazırladığı ulusal program için bugün (Pazartesi) DTP ile görüşme talebinde bulunmuş ve Ahmet Türk’te olumlu cevap vermiş. Ne demişler insanlar konuşa konuşa, hayvanlar koklaşa koklaşa…
Başbuğ’un Diyarbakır ziyaretinde Sivil toplum Örgütleri toplantısından sonra, damgasını vuran ikinci bir gelişme de hiç kuşkusuz “Fahri hemşerilik” talebiydi. Ancak bildiğim kadarı ile fahri hemşeriliği Belediye ve halkın olumlu görmesi ile veriliyor. Sayın Başbuğ Diyarbakır’ın en büyük Sivil Toplum Kuruluşu’nun Başı olan Belediye Başkan’ı Osman Baydemir’i toplantıya çağırmayarak tavrını koyduğu gerçeğidir. Bir de medya Diyarbakır’da çok sıkı emniyet tedbirlerinden bahsederken, Van’da halkın arasına katılan Başbuğ’un Diyarbakır’ dan fahri hemşerilik beklentisi ne kadar gerçekçi olduğunu DTP ve Diyarbakırlılar halkı olarak eleştirerek görüş belirttiler.
Bu arada her önemli kişilerin Ankara dışında bir İl’i ziyaretlerinde yerel medya için yaşanan akredite krizlerini özellikle günümüzde çok yaşar olduk. 35 yıllık aktif gazetecilik hayatımda kim bilir beklide hem yaygın medyanın temsilcisi; hem de yerel medyanın görevlisi olduğum için hiç davetiye ve akredite sıkıntısı yaşamadım. Ancak son on yıldır özellikle yerel medya temsilcileri hemen bütün illerde bu sıkıntıyı gazetelerinin sütunlarında dile getiriyorlar. Oysa söz konusu il’in Valisi ve Basın bürosu yetkilileri her gün yüz yüze oldukları ve onların birinci derecede ortakları ve yardımcıları sayılan yerel medyanın asli görevlerini rahatlıkla yapmaları için gerekli titizliği göstermeleri onların öncelikli görevleri arasındadır. Bırakın görevlerini layıkıyla yapmak, basın mensuplarına hakarete varacak nezaket sınırlarını zorlayan bir yaklaşım, meslek onuru ile oynamak her şeyden önce o makamda bulunanlara yakışmaz.
-
01.09.2008 - BAĞIMSIZLIK RÜZGARLARI - M.Latif YILDIZ
17 Şubat 2008 Pazar günü saat 15 te Kosova Parlamentosu alınan tek taraflı bir karar ile dünya yep yeni bir dönemin başlangıcı ile bağımsızlık rüzgarının fitili resmen ateşlendi. Bu tarihten sonra Üniter devletlerin geleceği için tehlike çanları çaldığının resmiydi. Zaten bu gelişmeleri gören yeni Genelkurmay Başkanı ve Kara Kuvvetleri Komutanları devir teslim törenlerinde “Ulus Devlet” konusunda yüksek ve sert sesle açıklama yaparak vurgu yaptılar.
Kosova, Sırpların ve Rusya’nın şiddetle karşı koymasına rağmen bağımsızlığını resmen ilan etti. Tabii hemen yürürlüğe girmedi. Çünkü parlamentonun 30 u aşkın yasayı kabul etmesi ve uluslaşmanın simgesi sayılan bayrağını ve marşını belirlemesi gerekiyordu. Onu yaptılar ve tam bağımsızlıklarını ilan ettiler.
Aslında bu vadeli resmi kabul, İspanyadaki katalanların seçim kampanyasının emsal gösterilmemesi için alınmış geçici bir karardır. Peki gerçekten bağımsızlık isteyen ve arzu eden azınlık milletler için emsal olamaz mı? Kimse, burada politik oyunlar yapmasın, kelime oyunları oynamasın; örneğin ABD ve AB’nin “her ayrılıkçı hareketin kendine özgü koşulları var” savı bağımsızlık isteyecek aday milletler üzerinde pekde caydırıcı olmayacağını gösterdi.Peki bunu kimler için ve niçin söylüyorlardı? Hep birlikte yaşadık ve gördük ki ABD’nin tek hedefi Rusya ve onunla birlikte hareket eden bağımsız devletlerin fitilini ateşlemekti. Nitekim ilk iş Gürcistan’ı kışkırtmakta buldu. Abhazya ve Osetya sorununu kaşıtarak yanlış strateji güdünce Rusya’dan büyük bir tokat yedi. Tabii üç bine yakın sivilin ölümü pahasına atılan bir adımdı. Rusya bununla yetinmedi ve Gürcistan’ın belli bölgelerini işgal etmekle kalmadı, aynı zamanda Abhaz ve Osetler’in bağımsızlığını tanıdığını ilan etti. NATO ülkeleri bu hareket karşısında Karadeniz’e birkaç savaş gemisini insani yardım adı altında boğazlardan Türkiye’yi zora sokma pahasına geçirmekten başka hiç birşey yapamadılar. Ve Ortadoğu, Afganistan, Irak’tan sonra Kafkaslarda da savaş kazanları kaynadı. Peki kafkas savaşı ve gelişmelerinin sonunda ne olacak dersiniz?
Ne mi olacak? Cin şişeden çıktı, ya da pandoranın kutusu açıldı. Tıpkı domino taşları gibi peş peşe sıkıntı yaşayan ülkeler ve azınlıklardan yavaş yavaş bağımsızlık sesleri yükselmeye başlayacak. Bağımsızlık istemekte de pek haksız olmadıkları da bir gerçektir.
Kosova bağımsızlığı ile Birleşmiş Milletlerin “sınırlar değiştirilemez” ilkesi yok edildi. Yine BM’in ana devlet rızası koşulları yok edilmiştir. Ayrıca Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Örgütü’nün kuran “Helsinki Şartı”nın Avrupa sınırları tek taraflı değiştirilemez hükmüde rafa kaldırıldı. Sonuç olarak BM’in Sirbistan’a verdiği “Toprak Bütünlüğü” güvencesi yerle bir edilmiştir. Bu her bağımsızlık isteyenlyere açılan bir kapı oldu. Nitekim bu kapıyı Kosova’dan sonra ilk aralayan Abhaz ve Osetler oldu. Kimin desteği ile Rusların.
Peki bu beraberine Dünya’da nasıl bir akımın başlangıcı olacaktır. Konunun uzmanları açıkça ifade ediyorlar ki; bu son gelişmeler bağımsızlık akımları için bir başlangıç olarak gösteriliyor. Dünyadaki ayrılıkçı hareketler bir kat daha ivme kazanacak, sindirilmiş ya da küllendirilmiş bazı ihtilaflar Kosova’nın bağımsızlığı ve Abhaz ile Oset atılımı ile “Hayal değilmiş” yaklaşımı sonucu canlanacak.
Peki, bundan bize ne diyebilir miyiz? İşte orası pek kolay değil. Örneğin resmen Türkiye’yi çevreleyen baştta uzun yılların sorunu olan KKTC, Transdinyester, Kafkasya, Yukarı Karabağ gibi yakın komşularımız ve en önemlisi K.Irak’ta Kürtler bu gelişmeyi resmen emsal olarak gösterem için gerekeni yapacaklar. Ve de Türkiye içindeki ayrılıkçı Kürt hareketinin eline de Kosova, Abhaz ve Osetya bağımsızlığı iyi bir koz vermiş olacak.Tabii yanlız çevremizde ve Türkiye içinde bu bağımsızlığın getirdiği gelişme ile fitiller ateşlenmeyecek. Avrupa da ve dünyanın birçok yerinde bu tür istemleri olan ülkelerde yeni devletciklerin oluşmasına sebep olabileceği gözardı edilmemeli. Örnek mi istiyorsunuz; Bask, Katelonya, Korsika, Kuzey İtalya, Flamanlar, Volonlar, Kuzey İrlanda, Grölan, Azor Adaları, Sardunya, Transilvanya, Valensiya, Fareo Adaları, Sincan Uygur vb.
Kosova’nın ve akabinde Gürcü, Abhaz ve Osetlerin bağımsızlığında AB ülkeleri ve ABD’nin parmağı olduğuna göre, bu bazı ülkeler için hayre alamet bir gelişme olmasa gerek. Peki ABD ve AB ülkeleri bu adımı niçin attılar derseniz? Cevabımız yeniden kendilerine kafa tutan ve rakip olmaya başlayar Rusya Federasyonu içindeki 60’ı aşkın etnik bölge ve toprak ile özerk yerler vardır. Amaç Rusya’yı bir kaç yerde bir kaç Çeçenistan ve Gürcistan ile uğraştırmak ve zayıf düşürme projesinin bir parçasıydı. Ancak dimyada pirince giderken evdeki bulgurdan oldular ve tüfek ters tepti. İşte asıl şimdi yeni bir Dünya savaşı ve uluslararası kaosu yaşayabiliriz. Zaten ekonomik kaos ABD’den başlayarak dünyayı sarmaya başladı, bunu siyasi dünya kaosu sardığında hiçbir ülke için hayra alamet olmayacak. Dünya’da birçok yeni küçük ülkeler, milletler, kargaşa, savaş ve kaosun habercisi olabilir.
Sevgili okuyucularım sen de amma senaryo yazıyorsun diye düşünebilirsiniz. Ancak gelecekte etnik savaşlar ve çekişmeler bizim birinci önceliğimiz olacağı gerçeğini kimse değiştiremez. Kusura bakmayın gerçekleri görmemi kimse engelleyemez.






