M.Latif Yıldız tarafından Batman Çağdaş ve YeniMeram gazetelerinde yazılmış olan köşe yazılarının tümüne aşağıdaki link’ten ulaşabilirsiniz.
-
22 EYLÜL 2008 - KEDERLİ BİR BAYRAM YAZISI -M. Latif Yıldız
Nasıl bir Bayram yazısı yazayım diye düşünceli düşünceli bilgisayarımın karşısına otururken birden TV ekranlarında ve gazete kupürlerinde ülkemde ve Müslüman ülkelerde acı tabloları yansıtan görüntüler gözümün önünde canlandı. Ve işte bu düşünceler içinde kederli bir “Bayram” yazısı kendiliğinden oluştu.
Her milletin hayatında “Bayram” gibi özel günler vardır. O günleri büyük bir coşku, eğlence, neşe ve mutluluk içinde kutlarlar. Ne yazık ki bizim yaşadığımız coğrafya öyle bir bayramı kutlayamıyoruz. Çünkü coğrafyamız öyle berbat bir yerde ki yer altı ve yer üstü zenginlikleri nedeniyle dünyanın gözü bu bölgenin üstünde. Tarih boyu bin yıllardır medeniyetlerin doğuş ve geçiş güzergahında olduğu için öylesine acılar, kanlı savaşlar, kavgalar yaşanıyor ki bayramlarını da gerçek bir bayram olarak icra edemiyorlar.
Ama bütün olumsuzluklara rağmen öyle veya böyle yinede kutsal saydıkları bayramlarını kutluyorlar. Bu bayramlar da olmazsa her halde 365 günün 8760 saatinde acı, kan, keder, sıkıntı, dert ile yaşayan milletler insanlıklarından çıkarlardı diye düşünüyorum. Allah’a şükür ki kutsal dinimiz senede iki sefer olsun, dini bayram fırsatı vermiş de bütün farklılıklarımız, uyuşmazlıklarımız, çekişmelerimiz, kavgalarımız, savaşlarımız, arasında bu özel günleri az ya da çok ruhuna uygun kutlamaya gayret ediyoruz.
Bayram bu coğrafyanın ve inancımızın bir gereksinimi olarak, toplumun tümüne yönelik bir ihtiyaç olarak yüce tanrı tarafından biz Müslümanlara armağan edilmiştir. Sadece toplumsal histeri, kavga dövüşten kurtulup barışı getirmek için değil, aynı zamanda uzun süre çalışan ve yorulan toplumun sayılı günlerde bile olsa birkaç gün birlikte olma, dertleşme, slayi rahim, karşılıklı ziyaret, barışma için armağan edilen günlerdir.
Son 200 yıla baktığımda Müslümanların yaşadığı coğrafyada hep kan ve gözyaşı hakim olmuş. Bu bariz olumsuzluğa rağmen “Bayram” denilen olgu ve sayılı günler sanki onlara birikmiş bütün olumsuzluklara karşı tepki, pisliklerden arınmak, temizlenmek, yeni bir döneme başlangıç kaynağı olarak algıladıkları, yeni bir umutla ve dört elle sarıldıkları günler olarak kabul ettiklerine inanıyorum.
Çevrenize şöyle bir bakınız; Türkiye’nin Doğu ve Güneydoğusunda, Irak’ta, İran’da, Afganistan’da, Filistin’de, Balkanlar’da, Kafkasya’da özellikle İslam topraklarında, Müslümanların bulunduğu her yerde kan akıtılmakta, Müslümanların malları ve servetleri talan edilerek yağmalanmakta, bir birine kırdırılmakta, ırzlarına ve namuslarına tecavüz edilmektedir. Böyle olduğu halde, nasıl oluyor da hala inatla ve ısrarla “Bayramlar” kutluyor diye sorabilirsiniz. Soruya tepkisel bir açısından baktığınızda doğru. Ama yukarda izah ettiğim gibi sosyolojik ve psikolojik bir açıdan incelediğinizde 365 günün 8760 saatinde aynı ruh hali içinde olmak değil toplumların, coğrafyanın topyekun cinnet geçirmesi, hatta bir birini yok etmesi, soykırıma uğraması anlamını taşırdı ki, bayramlar bu felaketleri yaşamamızı engellemek için bize bağışlanan Allah’ın bir lütfüdür.
Doğrudur, günümüzün küresel emperyalist güçleri bir zamanlar Müslümanlar karşısında el pençe divan dururken; ne yazık ki bugün 50 den fazla kendilerine özgür ve bağımsız diyen Müslüman ülkelerin yönetimleri o emperyalist güçlerin emrinde kuklalaşmış uşakça bir siyaset güderek bir birlerini kırdırmaktadırlar. Bu şartlarda onların gönül huzuru içinde bayram yaptıklarını sanmayın. Ama sayılı günler ile sınırlı bayramlar belki de Allah peş peşe kaosların getirdiği cinnet potasında milletlerin erimemesi için insanlara bağışlanmış Allah’ın lütfüdür. Hiç şüphesiz tiyatronun asli figüranları olanlar Müslüman ülkelerde yönetime hakim olan egemen iktidarlar, hükümetler ve güçler akıllarını başlarına toplamazlar ise huzurlu ve de mutlu bayramlar çok uzak olur.
Oysa 200 yıl öncesi dönemlerde 1300 yıl boyunca bu coğrafyada dedelerimiz bugün kendilerine demokrat ve çağdaş diyen devletlerden çok daha örnek bir yaşam içindeydiler. Bu coğrafya’da binlerce yıl din, dil, mezhep, görüş, düşünce, inanç farkı gözetilmeksizin, Müslüman’ı, Yahudi’si, Ermeni’si, Süryani’si, Keldani’si, Yezidi’si bir arada hoşgörü, kardeşlik, birlik ve beraberlik içinde yaşamasını becermişlerdi. Hem onların zamanında bugünkü kadar ne ilerlemiş bir medeniyet, ne de çağ atlamış bir teknoloji vardı. Ama kendi aralarında örnek bir topluluk oluşturdukları için kutladıkları bayramlarında bir anlamı ve manası vardı. Peki ya şimdiki bayramlar? Doğrusu bugünkü Bayramlara “Bayram” demeye dilim varmıyor.
Coğrafyamızda özellikle Kürtler arasında bütün olumsuzluklara rağmen geleneksel dini bayramları kutlama içeriği, örf ve geleneği her şeye rağmen aynen sürdürülmektedir. Peki ya Urfa’dan sonra batıya doğru gittiğinizde karşılaştığınız manzara içler acısıdır. Eski bayramlardan eser bile yoktur. Bir de bu senenin Ramazan Bayramı gibi devlet 9 gün gibi uzun bir de tatili Bakanlar Kurulu marifetiyle bağışlamışsa bayram değil tatil olarak değerlendirildiğini pek ala hepiniz biliyorsunuz.
Peki gerçekten bayramlar ne anlam taşır?
Bayramlar; insanlar ve milletler arasında sevgi kapılarını açan, saygı bağlarını güçlendiren günlerdir.
Bayramlar; İnsanların, milletlerin bir biriyle olan savaşlarını, kavgalarını, dargınlarını gidermeye vesile olan, barışın sağlandığı, insanların ve toplumların kucaklaştığı günlerdir.
Bayramlar; inanç duygularının din farkı gözetmeksizin bir arada kutlandığı günlerdir.
Bu duygular içinde diyorum ki; Ramazan Bayramınız Kutlu Olsun. Kürt örf, adet ve gelenekleri ile süslenen sofralarınız bereketli olsun. Ağzınız tatlı, ömrünüz sevgi, yuvanız şen olsun. Savaşların bittiği, kan akıtmanın durduğu, birlik, beraberlik ve kardeşlik günlerinin geleceği bayramlar dileğiyle Ramazan Bayramı’nızı candan kutluyorum. Cejna (Gida) Ramazan’e piroz u bimbarek be… -
( çağdaş ) 15.09.2008 - EYLÜL’ÜN ÜÇ ÖNEMLİ OLAYI - M. Latif YILDIZ
Eylül ayının ilk haftasında iktidar – medya ve siyaset üçgeninde başlayan savaşa aldanarak neler oluyor diye sakın şaşırmayınız. Bu ülke çok daha karanlık ve etkisini hala üzerinden atamadığı 54 yıl ve de 28 yıl geçen Eylül olaylarını, Dünya çapında da hala ceremesini çektiğimiz 11 Eylül İkiz Kuleler olayını yaşadık. O kadar unutkan ve de o kadar duyarsız bir milletiz ki geçmişimizde millet olarak çok bedel ödediğimiz ve acılar çektiğimiz olayları da, Dünya’yı sarsan 11 Eylül’ün sonuçlarını da nasılda hatırlamayız hayret. Haydi yeni neslin için rejim bu acı günleri hatırlatmamak için elinden geleni eğitim sistemi ile yapıyor diyelim. Peki genç nesil 11 Eylül’ün Dünya’ya özellikle Ortadoğu ve Afganistan’a getirdiği felaketi nasıl unuturlar. Ya Türkiye’de 54 ve 28 yıl önceki o günleri yaşayanlar, duyarlı çevreler, aydınlar, yazarlar ve medya unutturmamak için görevini yapması gerekmiyor mu? Ama hayır o çok trajlı medya tek satır yazı yazmadı.
Bugün tarihimizde azınlık ve de Türk vatandaşlarına doğrudan doğruya çok bedel ödettiren iki ve birde dolaylı bedel ödediği önemli Eylül olaylarını köşem el verdiğince sizlerle paylaşacağım.
Bir zamanlar zenginliğimiz olan, ama bugün ABD, Kanada, Fransa vb. batı ülkelerinde diaspora adı altında Türkiye aleyhine çalışanların yapılmasına sebep olan 6 – 7 Eylül olaylarıyla başlayalım.
6 Eylül 1955 günü, saat 13.00’de TRT, Selanik’te Atatürk’ün doğduğu eve bombalı saldırı yapıldığı haberini verdi. Öğleden sonra İstanbul Ekspres adlı 20-30 bin tirajlı bulvar gazetesi, Selanik’te bombanın patlayacağını önceden bildikleri için kâğıt stoku yapmışlar ve o gün tam 300 bin gazete basmışlardı.
Öğleden sonra, İstiklal Caddesi’nde toplananlar, gayrimüslimlere ait işyerlerini taşlamaya başladı. Olaylar kısa sürede Beyoğlu, Kurtuluş, Şişli, Nişantaşı gibi gayrimüslimlerin yoğun olarak yaşadığı bölgelere yayıldı, ardından Eminönü, Fatih, Eyüp, Bakırköy, Yeşilköy, Ortaköy, Arnavutluk, Bebek, Kadıköy, Moda, Kuzguncuk, Çengelköy gibi uzak bölgelere sıçradı. Rumlara ait ev ve iş yerlerinin önceden tespit edildiğini, hatta kimi yerlerde bu ev ve işyerlerinin bir gece önce işaretlendiği gerçeği vardı.
Bazı Türkler, komşularını kurtarmak için çaba göstermişler, bazıları sadece tanıdıklarını korurken, tanımadıkları gayrimüslimlere saldırmaktan geri durmamışlardı.
6 Eylül’de İstanbul, Ankara ve İzmir’de ‘örfi idare’ ilan ederek olayları durdurmaya çalışmıştı. Ancak rejim tarafından azınlıklara karşı nefret ve kıskançlık duygusu ile yetiştirilen ve yağmanın tadını alan kitleleri durdurmak kolay olmayacaktı. Nitekim saldırılar İstanbul’da 7 Eylül’de aynı hızla devam ederken, İskenderun, İzmir, Çanakkale’de küçük çaplı saldırılar yaşanacaktı.200 bin kişinin katıldığı tahmin edilen bu harekâtta, ölüm olaylarının az olması ve saldırganların en ufak bir direnişte geri çekilerek başka hedeflere yönelmesi, hükümetin bir katliam planlamadığını, amacın başta Rumlar olmak üzere gayrimüslimleri ekonomik olarak güçten düşürmek, sonra da korkutarak ülkeden kaçırtmak olduğunu düşündürür. Nitekim, Celal Bayar İstiklal Caddesi’ndeki hasarı görünce, etrafındakilerin duyacağı bir sesle İçişleri Bakanı Namık Gedik’e “Galiba dozu kaçırdık” demiştir.
Olaylar sırasında, resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina saldırıya uğrar. En büyük tahribat nüfusun yüzde 15’inden fazlasını Rumların oluşturduğu Beyoğlu’nda yaşanır. Bunu Eminönü, Fatih, Şişli, Beşiktaş, Sarıyer, Kadıköy, Adalar, Üsküdar, Bakırköy izler.
Gayri resmi gözlemlere göre saldırıya uğrayan işyerlerinin yüzde 59’u Rumlara, yüzde 17’si Ermenilere, yüzde 12’si Musevilere, yüzde 10’u Müslümanlara; evlerin yüzde 80’i Rumlara, yüzde 9’u Ermenilere, yüzde 5’i Müslümanlara, yüzde 3’ü Musevilere aittir.Hükümetin üzüntü beyanından sonraki ilk tepkisi yağmanın sorumluluğunu komünistlere yıkmak olmuştu. Aralık ayına gelindiğinde, hükümet bu saçma suçlamadan vazgeçmek zorunda kalacaktı.
Olaylarla ilgili olarak Beyazıt, Beyoğlu ve Kadıköy’de oluşturulan örfi idare mahkemelerinde 5.104 sanık, Ankara’da 171, İzmir’de 424 kişi yargılandı. CHP lideri İnönü’nün hükümete sert eleştiriler yapması üzerine, sanıkların ezici çoğunluğu peyderpey salıverildi. Mahkeme, asıl suçlu olan derin devletin üzerine gitmedi veya gidemedi. Karar, 1956 yılının Aralık ayı sonunda açıklandı. Sadece 228 kişi suçlu bulunmuştu. Bunların arasında gerçek failler yoktu, geri kalanların da cezaları çok değildi.
Ve 12 Eylül 1980 darbesi ve getirdiği sonuçlara bir göz atalım:
12 Eylül 1980 Darbesi, Türkiye’de, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin 12 Eylül 1980 günü emir komuta zinciri içinde gerçekleştirdiği askeri müdahale. 27 Mayıs 1960 darbesi ve 12 Mart 1971 muhtırasının ardından Türkiye Cumhuriyeti tarihinde silahlı kuvvetlerin yönetime üçüncü açık müdahalesidir. Bu müdahale ile Türkiye Büyük Millet Meclisi lağvedildi, 1970 sonrasında değiştirilen 1961 Anayasası tamamen rafa kaldırıldı ve Türkiye siyasetinin yeniden tasarlandığı bir askeri dönem başladı. Bu dönem yaklaşık dokuz yıl sürdü.12 Eylül 1980 ardından partiler lağvedildi, parti liderleri önce askeri üslerde gözetim altında tutuldu, ardından yargılandı, binlerce insan tutuklandı, idamlar, sürgünler ve binlerce insan işinden oldu. Siyasi gelenek alt-üst edildi, etkisi hala sürüyor.Türkiye’nin en önemli temel sorunu olan “Kürt” sorunun bugünkü boyuta gelmesinde hiç kuşkusuz 12 Eylül darbesi, Diyarbakır zindanlarında yapılanlar ve onun getirdiği Anayasa olmuştur. 28 yıl geçmesine rağmen peşimizi bırakmayan 12 Eylül darbesinin etkisi hale devam ettiği için dünmüş gibi tartışılıyor.
12 Eylül 1981-84 yılları arasında Diyarbakır Cezaevi’nde kalmış herhangi bir insanla konuştuğunuzda, size “Kürt olduğumu o dönemde anladım,” diyecektir. 60′ın üzerinde tutuklu orada öldürüldü, hâlâ cezaevine kimin girdiğinin, kimin çıktığının kayıtları bile yok. 1984′te Eruh’ta PKK’nın baskını, 12 Eylül’le yoğunlaşan baskıya karşı tepkidir. Askeri darbenin lideri Kenan Evren, Diyarbakır Sıkıyönetim Komutanı Kemal Yamak’a emir vermiştir; o da Esat Oktay Yıldıran gibi ırkçılığıyla övünen birisini görevlendirmiştir. Bugün hâlâ cenazeler geliyorsa bunu sebebi 12 Eylül’ün bu sorunu çözümsüzlüğe götürmesidir. Malatya’daki katliam da şehit cenazeleri de 12 Eylül’ün ürünü. Bugün Ergenekon, Şemdinli, Susurluk, Laiklik, Hrant Dink cinayeti, Malatya katliamı hepsi 12 Eylül’lün ürünüdür.
Kürtlerin kendilerini farklı bir halk olarak hissetmelerinin sebeplerinden birisi de 12 Eylül’den sonraki uygulamalardır. Bu günde o harekatın yıldönümü.
12 Eylül yalnızca dünün değil, bugünün de sorunu çünkü. 12 Eylül’ü yapanlar toplumun kucağına temel meseleyi sürekli besleyerek koydular. Sistem 12 Eylül’le yüzleşmek istemiyor. Eğer bugün “Önümüzdeki sorunları çözelim, demokratik bir hukuk devleti yaratılım,” denseydi; Kürt meselesinin halledilmesi için uğraşılsaydı. 12 Eylül’den bir gün önce sıkıyönetim komutanlarının yetkileri neyse bir gün sonra da aynısıydı. Terör 12 Eylül öncesi de çözülebilirdi ama çözülmek istenmedi. Türkiye askeri darbe ortamına adım adım getirildiği Ergenekon”dan anlaşılmıyor mu?
11 eylül 2001 ABD SALDIRISI
11 Eylül 2001 dört yolcu uçağı Dünya Ticaret Merkezi Kuleleri ve Pentagon’a çakılması sonucu ABD hükümeti söz konusu hale şaibe ve bir sürü soru işaretleri ile dolu saldırıyı sivil ve askeri hedeflerine yapıldığı gerekçesi ile 7 yıldır dünya coğrafyasında birçok yeri kan gölüne çevirdi.
Başta Afganistan, Irak, tüm Ortadoğu ve benzeri Müslüman coğrafyasında 7 yıldır sürdürülen bir işgal, imha ve sindirme politikası ve militarizmi başta ABD, İngiltere ve işbirlikçileri AB ülkeleri ile NATO müttefiki dolayısıyla Türkiye de alet edilerek olaylar zinciri sürdürülmektedir.
Peki, ABD ve işbirlikçi devletlerin ileri sürdüğü savlar gerçek mi? İşte ABD tezine karşı tez olarak geçen süre içinde ortaya atılan iddialar.
ABD içinden ve dışından çeşitli kişi ve gruplar tarafından, saldırıların Amerikan hükümeti ve/veya gizli servisleri tarafından düzenlendiğine dair çeşitli komplo teorileri ileri sürülmüştür.
Bazı çevreler tarafından konuyla ilgili olarak, başta Orta Doğu’ya yönelik bir işgal harekatı başlatmak için gerekçe oluşturabilmek amacıyla saldırının özellikle ABD yönetimi tarafından gerçekleştirildiği teorisi olmak üzere, çeşitli komplo teorileri ortaya atılmaktadır.
Amerika’nın saygın gazetelerinden New York Times tarafından yakın zamanda yapılan bir ankete göre Amerikan vatandaşlarının %75′i 11 Eylül olayları ile ilgili olarak hükümetin yalan söylediğinden şüphelenmekte. Bu oran 2006 yılında %50 civarında idi.Birleşik Krallık İşçi Partisi milletvekili ve kabineden sorumlu devlet bakanı Michael Meacher, 11 Eylül olaylarını soruşturmaktadır. Meacher 2006 yılında Loose Change isimli filmin Avam Kamarası’nda izlenmesini önermiştir. 11 Eylül olayları ile ilgili olarak şöyle demiştir: “Böylesine devasa öneme haiz bir olayın bu şekilde gizeme gömülmesine modern tarihte daha önce hiç rastlanılmamıştır. Anahtar konumundaki bazı gerçekler mümkün ve anlaşılabilir bir temele dayandırarak açıklanamamış durumdadır.”
ABD halkının bir bölümü 11 Eylül’lün yeniden soruşturulmasını istemektedir.
Evet, işte size yakın tarihimizden 3 Eylül olayı ve sütunlarıma sığanlar.Yorumu sizlere bırakıyorum.
-
( Çağdaş – Y. Meram) 08/09/2008 - YARDIM REZALETİ ÜZERİNE
M. Latif YILDIZ
İslam inancında Kur-an’ın öğretisi ile eğitilen Müslümanlar fakire, muhtaca, öksüze, yetime, kimsesize ve yakın akrabaya yardım etmekte son derece hassas ve duygusaldır. Özellikle her hutbenin bitişinde verilen mesaj ve inancımızda yer alan “size avuç açanın elini boş çevirmeyin” sözü üzerine karşıdaki kişinin niyetini ve amacını sorgulamadan camide, sokakta, çarşıda, pazarda az çok sadaka, zekat fitre adı altında yardım veren bir yapıya sahibiz.
Ne yazık ki, bu yardımsever duygusallığımız bazen kişiler tarafından sömürülmekte, istismar edilmektedir. Özellikle hayırlı gün ve aylarda bu istismar doruğa çıkmaktadır. Bazen örgütlenmiş kurumlar, dernekler de böylesi bir rezalet çarkının içine girmekte ve halkımızın temiz duygularını kötü niyetlerine alet etmektedirler.
Son günlerde Almanya’da “Deniz Feneri” adıyla çalışma yapan bir yardım kuruluşu için ortaya atılan iddialar yenilir, yutulur cinsten değil. Bu kutsal günlerde şimdilik kimsenin günahına girmek istemediğim için, mahkeme sonuçlanıncaya; ak ile kara gün yüzüne çıkıncaya kadar bir yorum yapmayacağım.
Ancak uzun zamandır beynimi kurcalayan bir konuyu gündeme getirmek istiyordum. Sanırım Almanya’daki olay bu konudaki düşüncelerimi siz okuyucularım ve tabii yetkililer ile paylaşmama zemin hazırladı da diyebilirim.
Peşinen şunu belirtmek isterim ki, temiz, doğru, özverili ve fisebilillah yani Allah rızası için hiçbir menfaat beklemeden, büyük bir iyi niyet ve özverili ile çalışan kurum, kuruluş, dernek ve benzerlerini tenzih ettiğimi, duyumlarım ve kuşkularımın dışında tuttuğumu ifade etmek isterim.
Sevgili okurlar yaklaşık 10 senedir bir hayli artan yardım derneklerinin bir çoğunun amaçları dışında hizmet verdiklerini, tüzüklerinde, kuruluş belgelerinde belirlenen iyi ve güzel sözcüklerin aksine çok farklı bir işlev içinde olanların bulunduğu iddia edilmektedir.
Nasıl mı? Örneğin bazı dernek ve yardım kuruluşlarının adeta birer ticarethaneye dönüştüğü, belli kişilere kazanç sağlayan, iş kapısı haline geldiği ifade edilmektedir. Ayrıca buralarda genç, dinamik ve her işte çalışabilir durumda olanlar belli kişilere bir gelir yani menfaat karşılığı çalıştırılmakta.Tabii ki çalıştırılanların hakları verilecek. Ama işin gerçeği hiç te öyle değildir. Yasa dışı ve gizlenen gelirlerden önemli bir bölümünün yardıma muhtaç kişi ya da kişiler yerine söz konusu kişilere aktarıldığı iddiaları söz konusu.
Peki çalıştırılan bu genç kişiler kim? İddiaya göre, dernek veya yardım kuruluşlarının yönetiminde bulunan kişilerin yakınları. Yani işin Türkçesi yardım derneği adı altında kendi yakınlarına iş alanı açmışlar. Yalnız bu gençler mi yararlanıyor, tabii ki hayır. Yönetimde yer alanlar veya perde arkasında derneği kurduran ve denetleyenler bu yardımlar sayesinde nemalandıkları ve çok büyük kazançlar elde ettiklerini, çok önemli iddia olarak bizzat bu derneklerde görev alanlar söylemekte.
Hatta öylesine iyi niyetle kurulan dernekler var ki, bu konuda uzmanlaşmış ve mafyalaşmış kişiler o derneğe üye olmakta, zaman içinde dernek belli bir performans kazandığında söz konusu dernek yöneticileri ekarte edilerek derneği ele geçirdikleri ve kendi çıkarlarına kullanmaya başladıkları bir ibret vesikası olarak konunun uzmanları tarafından ifade edilmektedir.
Camii, Kur-an Kursu, öğrenci yurtları, kadın kuruluşları, fakir, kimsesiz, yoksul vb. İsimler altında toplatılan yardımlar için ellerinde makbuz kapı kapı dolaşanlardan bazıları sizce gerçekten Allah rızası için mi o iş yeri senin, bu dükkan benim dolaşıyorlar. İçlerinde gerçekten Allah’ın rızası dışında hiç bir beklentileri olmayanlar yok mu? Tabii ki var. Başta da söyledim onları tenzih ediyorum ve de yaptıkları bu hayırlı iş için de kutluyorum. Ama hayır işini kendi ya da çevresinin çıkarı için kullanan ve oradan nemalananları da Allah’a havale ediyor ve onlarla ilgili görüşümü burada açıkça dile getiriyorum.
Peki iyi ve kötü niyetli hayır kurumlarını nasıl ayırt edeceğiz ve nasıl bir önlem alacağız? İşte tam da burada Devlet’e çok önemli görevler düşüyor. Her şeyden önce söz konusu yardım dernek ve kurumların kuruluşu belli bir statüye bağlanmalı. Yani son derece şeffaf ve de her an her zaman denetlenebilir bir sisteme oturtulmalıdır. Maliye Bakanlığı mı, Sosyal Güvenlik Bakanlığı mı, bir Bakanlığa bağlı olarak her an ve her zaman girdi ve çıktıları kontrol altına alınmalıdır. Yardım kimden gelmiş, nereye gitmiş. Ayni ya da nakdi yardım söz konusu Bakanlık tarafından ortaya konacak bir sistem cetveline göre giriş ve çıkış ta kayıt altına alınmalıdır. Bu sistem hem yardım etmek isteyen hayırseverlerin huzurla yardım etmelerini; hem de yardım edilen, firma, şirket, kişi ya da kişilerin kimler olduğu şeffaf olarak belgeler üzerinde görülmelidir.
Özellikle Ramazan ayları ve Kurban Bayramı’nda İslam Dünyası’nda bir hayli yaygınlaşan yardım müessesesi her türlü şaibeden ve söylentilerden uzaklaştırılmalıdır. Hayırseverlerin iyi niyetle verdiği ayni ya da nakdi yardımların, yetimin, yoksulun hakkının birileri tarafından hortumlanması önlenmelidir. Toplanan yardımların önemsiz bir meblağını yardıma muhtaçlara dağıtıp, geriye kalan önemli bir bölümünü kendileri ve çevreleri için kullanan yardım kuruluşları kapatılmalıdır. Bu çağda, artık dini kullanarak “Allah adına” toplanan milyarların birilerin cebine değil, gerçek ihtiyaç sahiplerine ulaştırılması için bir yöntem bulunmalıdır. Her şey kayıt altına alınmalıdır.
Ve, önemli bir uyarı daha. Yardımların toplanmasında gerek yurt içinde gerek yurt dışında Diyanet camilerin, müftülerin, imamların kullanılmasının önüne geçmelidir. Çünkü Müslümanlar o kişilere inanarak yardım yapıyorlar. Hem bu arada günahsız, iyi niyetli din adamlarını bu kişiler kötü emellerine alet etmiş oluyorlar, bunun da önüne geçmeliler.
Sayın yöneticiler, yardım rezaleti uzun yıllardır süregelen bir yaradır. Sadece denetim değil, aynı zamanda çok ağır cezai müeyyideler de getirilmeli ki, Müslüman’ın iyi niyetini ve halisane yardım duygusunu sömürenler bedelini çok ağır ödeyeceğini bilsinler.
Bir de yardım konusunda yaşanan çarpıklıklarda şikayetçi kimse çıkmıyor. Devlet bizzat kamu alacağı adına bu konuda taraf olmalıdır. Tabii yardım yapanlara da ticari kazanç ve mali konularda gerekli kolaylıklar tanımalıdır. Yani yardım eden kurum, kuruluş, şirket ya da kişiler töhmet altında olmamalı, aksine yaptıkları bu iyi niyet için teşvik edici yasalar çıkartılmalı.
Belki bu yazıyı okuduktan sonra insanlar nasıl din adına bu kadar vicdansız, tıynetsiz olabiliyor diye düşünebilirsiniz. Belki “Allah adına” toplanan bu paraları ceplerine nasıl indiriyorlar diye garibinize gidebilir. Kulu da Allah’ı da nasıl kandırabiliyor; diye düşünebilir inanmayabilirsiniz. Ancak maalesef böylesi tıynetsiz insanlar çok. Temiz niyetli insanlara yardım kuruluşlarına, iyi niyetli hayırsever ve çalışanlarına zarar gelmesin diye “Kol kırılır yen içinde kalır” anlayışıyla dernek içinde dönen dolapları açığa vurmayanlar da var. Ama onlar sustukça bu kişiler azmaktadır. Deniz Feneri’nin durumu ne olur bilmem, ama sonunda böyle dernekler ve yardım kuruluşları etrafınızda var. Bunları ayıklamak da yardım yapanların işi değildir. Devlet tayin edeceği bir Bakanlık, Diyanet işbirliği veya köklü başka bir yöntem getirerek çözmelidir.
Belediyelerin yardımları ve iftar sofraları ise ayrı bir yazı konusu, fırsat bulursam onuda yazacağım.
-
28 Ağustos 2008 - AKP’NİN AMBLEMİ VE BAŞBAKAN’IN ÇEVRECİ TAKINTISI
M. Latif YILDIZ
Sayın Başbakan partinizin ambleminin ampul olması mı sizi ne pahasına olursa olsun elektrik enerjisi üretimine bu kadar zorluyor? Sayın, Başbakan unutmayınız ki hepimiz sizin kadar ışığa ve enerjiye taraftarız.
Ama yıkmadan, yok etmeden, kırıp dökmeyen bir ışığın taraftarı çevrecileriz. Size söylendiği gibi bizler boş işlerle uğraşan eli boş, gönlü hoş insanlar değiliz. Tabiat, çevre, ekoloji, su, yeşillik, oksijen, tarih, kültür olmadan yaşanmaz. Yalnız ampul ve yalnız elektrik enerjisi ile yaşam sürdürülmez. Hasankeyf’i sulara gömerek, İkizdere (fırtına) ve Munzur Vadilerini yok ederek enerji üretemezsiniz. Bunu çevrenizdeki danışmanlarınız ve de o çok bilgili bilim adamları bir yolunu bulup size anlatmalılar.
Erdoğan’ın sözleri “saçmalığın daniskası”
Daniska köken itibarıyla Rusçadan gelme ve “en iyisini bilmek” gibi bir anlama gelmektedir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan her zaman yaptığı gibi yine kendisi ile aynı görüşte olmayan çevrecilere sataşmak için bu kelimeyi kullanmış. Bildiğiniz gibi Türkiye’nin birçok yerinde doğa baraj adı altında tahrip edilmekte, ekolojik denge yok edilmekte, iklimler değiştirilmekte, bitki ve hayvan nesilleri yok edilmektedir.
İşte bu yok edilecek yerlerden biri olan ve tabiatı insanları çıldırtacak kadar güzel olan Rize’nin İkizdere, diğer ismi ile fırtına Vadisi’ne o tabii coğrafya ve yeşilin her türlüsünün olduğu, suların şırıl şırıl aktığı vadiler sulara gömülerek baraj yapılarak, tıpkı Hasankeyf gibi yok edilmek isteniyor. Çevreciler de “Bu bir doğa katliamıdır” diye karşı çıktıkları, Başbakan’ın memleketinin doğal güzelliklerini savundukları için bizzat Başbakan tarafından sözlü saldırıya uğrayarak, güvenlik güçleri ve savcılara hedef gösterilerek Sinop’ta gözaltına aldırıp tuvalet ve su yasağı uygulattı; bir baktık ki AKP’nin 6 yıllık icraatında bir ampul boyu yol gitmişiz.
Neden mi? Bakınız Başbakan çevreciler için neler demiş:
“Dünyanın değişik yerlerinde böyle çevreciler var. ‘Ne yaparsınız’ dersin, ele avuca gelecek hiçbir işleri yoktur. Sadece boş vakitlerini değerlendirmek için yaptıkları iş budur. Yarın gazeteler bunu da yazar. ‘Çevrecilere karşı çıktı’ derler. Ben çevrecinin daniskasıyım”. Ve aynı Başbakan “Yol açmakta çevrecilik değil mi? “ diyebiliyordu. Asfalt, zift, trafik, benzin, gaz, hava kirliliği yapan yol ve çevrecilik mi? Sayın Başbakan’ın bu açıklaması yıllarını doğanın korumasına adamış pek çok aydın, bilim adamı, vakıf, dernek ve en önemlisi milyonlarca çevreciyi incitmiştir.
Başbakan’ın; “Boş vakitlerini değerlendirenler” demesi ve “Ben çevrecinin daniskasıyım” sözleri çevre örgütlerini ayağa kaldırdı.İşte çevrecilerin sert tepkileri:
Yeşiller Partisi’nin Eş Sözcüsü Ümit Şahin, “Başbakan, eğer kendisini böyle görüyorsa, biz de sözlerini saçmalığın daniskası olarak görüyoruz” dedi.Ümit Şahin, Başbakan Erdoğan’a tepkisini şu sözlerde sürdürdü:
‘Amaç baskıyı artırmak’
“ Sinop’ta nükleer karşıtı, gençlerce kurulan ekolojik kampa jandarma baskın yaptı.Gençler gözaltına alındı. Başbakan’ın sözlerini çevrecilere yönelik baskıyı artırma olarak değerlendiriyoruz. Başbakan ve hükümet, çevrecilikten ve doğadan hiçbir şey anlamıyor. Özellikle Karadeniz’deki santraller çevre katliamı olacak.
Başbakan Erdoğan’ın sözlerine gösterilen diğer tepkiler şöyle:
Doğa Derneği Genel Müdürü Güven Eken: Çevrecilik meslek değil, toplum vicdanı demektir. Başbakan’ın sözleri, toplum vicdanını ve kamuoyu görüşünü hiçe saymaktır. 20 yıl önce, iklim değişikliği konusunda dünyayı uyaranlara da ‘Boş işle uğraşıyorlar’ denmişti ama onlar haklı çıktı.‘Kıyı dolduranlara ödül’
TMMOB Çevre Mühendisleri Odası Genel Başkanı Yılmaz Kilim:
Başbakan, Karadeniz coğrafyasını ve bölgenin ekosistemini yok edecek hidroelektrik santrallerini savunurken, bilgi ve görgüsüyle bizleri aydınlattı. Hatta haddimizi bildirdi.Çevrecilik kimsenin tekelinde olamayacağı için “çevrecinin daniskası” olabileceğini düşünememiştik.
Nasıl daniska olduğuna baktığımızda, kıyı dolduranları ödüllendirmek, su havzalarını daraltmak, yeşil alanlarını rant kapısı görmek, küresel ısınmayı yağmur duasıyla çözmek gibi icraatlar görüyoruz.
TEMA İstanbul Temsilcisi Güner Açıksöz: Başbakan kendi kendini avutuyor, kendini kandırıyor. Bir gün gelecek, dünyayı artık bu siyasetçiler değil, sivil toplum örgütleri yönetecek.
Türkiye Çevre Koruma ve Yeşillendirme Kurumu Genel Sekreteri Kerem Ateş:Türkiye’nin enerji ihtiyacı ortada ama hidroelektrik santrallerle doğal güzellikleri bozarak halledilecek iş değil.
Hele hele Rizeli bir Başbakan’ın “Ben çevrecinin daniskasıyım” demesi daha da komik. Çevrecilerin daniskasıysa, doğayı bozmayacak, doğru düzgün yöntemlere yönelsin.
Neden diğer yenilenebilir enerji kaynakları değil de sadece hidroelektrik santralleri?
‘Her lafı gibi bu da boş’
Türkiye Çevre Platformu Koordinatörü Dr. Tanay Sıdkı Uyar: Hepimizin mesleği var.Onun dışında, doğal çevreyi tahrip eden projeler konusunda bilgileniyoruz. Daha sonra yaşam çevresini korumak için adım atıyoruz. Bir işin doğru olabilmesi için dolu zamanda mı yapılması gerek.
Çevre Gönüllüleri Derneği Başkanı Gülengül Giray:
Her lafı gibi bu da boş. Biz çevreciyiz, çevre örgütü derneğiyiz. Ama eğitime de hizmet veriyoruz. Nasıl oluyor da boş vakit geçiriyormuş anlamadım yani.
Greenpeace Akdeniz Genel Direktörü Dr. Uygar Özesmi:Başbakan Anayasa’yı dikkatli okumalı. Sağlıklı bir çevrede yaşamayı talep etmek anayasal bir haktır.
Sayın Başbakan’ın ‘Boş vakitlerinde çevreciler’ demesi, şaşırtıcı olduğu kadar Türkiye’nin başbakanının kendi ülkesinin topraklarının, havasının ve denizlerinin korunmasına ve kendi halkının sağlığına verdiği önemi gösteriyor.
Nükleer Karşıtı Platform İstanbul Şube Sekreteri Tahir Çiçekçi: Bizim çok boş zamanımız yok. Enerji, elektrik bizim işimiz. Dolayısıyla biz kendi işimizi yapıyoruz. Mevcut imkânları araştırmadan nükleer santral yapmanın yanlışlığına dikkat çekiyoruz.
Clauda Roth, Alman Yeşiller Partisi Eş başkanı: Türkiye hükümetinin, ülkenin sorunlarıyla ilgilenen, akıllı, geleceğe yönelik ve sürdürülebilir çözüm arayışı ile ilgilenenlere karşı baskı uygulamak yerine, çevreci hareketten ders alıp argümanlarını dinlemesi gerekmektedir.
Kadem Ekşi, İkizdere Derneği Başkanı : Bu vadiden 3 tane enerji şirketinin kazanmasını değil, tüm yöre halkının kazançlı çıkacağı bir çözüm istiyoruz.Biz tüm STK’ları ile millet iradesini ortaya koyduk. Vadinin gelişimini HES’te değil turizmde görüyoruz. Bölgenin zenginliğinin bölge halkına aktarılmasını mutlaka sağlayacağız. İkizdere Vadisinde yapılacak 16 HES inşaatının Türkiye enerjisine katkısı binde 4 dür. Bu kadar enerji için vadi yok edilemez. Enerjinin alternatifi var, ikinci bir ikizdere vadisi yok.
Tavrımız bir karşıtlık değil bir bütünlük olarak görülmelidir.
Son not; Başbakan “Çevrecinin daniskasıyım” diyor. Peki Ege ve Akdeniz’de en güzel koylarda baş köşe kurulmuş balık çiftlikleri ve çevre kirlilik ne alemde?






