Hoşgeldiniz.
M.Latif Yıldız, Hawar, Hasankeyf hakkında merak edilenleri sitemizden öğrenebilirsiniz..

Hoşgeldiniz.
M.Latif Yıldız, Hawar, Hasankeyf hakkında merak edilenleri sitemizden öğrenebilirsiniz..

Tags: BATMAN, Hasankeyf, Hawar, M.Latif Yıldız
TARKAN, HASANKEYF ve HAWAR
- 04.05.2009
Terör Örgütünün koordinasyon birimleri yurt dışında Ilısu Barajı’nın yapımını engellemek için kredi veren şirketler ile görüşüyorlar açıklaması bir nevi “Hasankeyf” üzerine titreyen hemen herkesi terörize ederek, aba altında sopa göstermekti. Bu söyleme rağmen onurlu bir sanatçı Turizm Bakanı ile görüşerek net bir tutum sergiliyordu.
Tarkan, Doğa Derneği Genel Müdürü Kurt, Derneğin Başkanı Güven Eken ve dernek üyelerinden oluşan heyetle Turizm ve Kültür Bakanı Ertuğrul Günay’ı göğsünde “ Hasankeyf Yok Olmasın” yazılı tişörtü ile ziyaret ediyor ve Bakan’a tişört armağan ediyordu.
Tarkan, Hasankeyf’i ziyaret ettiğini, tarihi kentten çok etkilendiğini dile getirerek,
“Hasankeyf’in, UNESCO’nun kültürel ve doğal miras kriterlerinin 9’una uyduğunu öğrenince bu görüşmeyi düşündüm. Burası için elimizden gelen ne varsa görüşelim istedim. Bakalım, inşallah iyi sonuçlar alacağız. Hasankeyf’i mutlaka kurtaracağız” diyordu.
Baraj projesiyle ilgili sıkıntılarının olduğunu belirten Tarkan, “ Ben şahsi olarak böyle bir barajın yapılmasını pek istemiyorum. Çünkü Hasankeyf, kültürel değer, doğal miras anlamında çok değerli bir yer” diyordu.
Ünlü ve onurlu sanatçı sözlerini şöyle sürdürüyordu:
“ Mısırdaki piramitler UNESCO’nun 10 kriterinden 3’ünü, Çin Seddi 5’ini, Kapadokya 4’ünü tamamlamışken Hasankeyf 9 kriteri tamamlamış olması bizi etkiledi. Ulusal bir değer olması gereken bir yerken sular altında kalacak olması beni üzüyor, hepimizi üzüyor. Aslında çok da agresif bir tavırla gelmedik buraya. Zaten toplantı da çok olumlu, güzel geçti.”
Bakan Günay’ın kendilerine elinden gelen her türlü desteği vereceğini ilettiğini de anlatan Tarkan, “ Karşılık ben de bu ülkenin turizm elçisi olarak onlara destek vereceğimi söyledim. İnşallah Hasankeyf’i kurtaracağız ve Hasankeyf yok olmayacak. Doğal yaşam da korunmuş olacak.
Ben, ayrıca oradaki tarihi eserlerin taşınması fikrine de sıcak bakmıyorum. Çünkü oraya ait her şey ne varsa, aynı tatta olacağına inanmıyorum. Bakan söz vermedi ama her türlü desteği, elinde geleni yapacağına söz verdi. Onu da tabii anlıyorum. Karşılaştığı zorlukları, bu konuyla ilgili çünkü arkasında bir yığın başka şeyler dönüyor. Biz sadece başka şeyler için geldik buraya. Bir savaş açmak için değil, çok pozitif tavırlarla geldik ve çok da hoş ayrılıyoruz. Çünkü bize destek olacağını söyledi. Yanımızda olacağını söyledi. İnşallah Hasankeyf’i kurtaracağız, hep birlikte” dedi.
Ve ünlü sanatçı, “Her şey mümkün inanırsan” sözlerinin ardında “Uyan, Uyan” adlı şarkısından bir bölüm okudu.
Şimdi sorum sizlere? Batmanlılar, Hasankeyfliler, Diyarbakırlılar, Mardinliler, Siirtliler, tüm Doğu ve Güneydoğulular. Tarih ve Kültür aşığıyım diyenler. Tarkan’ın dediği gibi her şey mümkün, uyanacak mısınız? Yoksa uyumaya devam mı edecek misiniz? Tarkan Hasankeyf için çırpınırken yörenin yetiştirdiği Kürt kökenli ünlü sanatçılar ne halt yiyiyorlar? Tarkan gibi hangisi olumlu, demokratik ve kavgasız bir çaba içine girdi söyler misiniz?
Bergama Direnişçisi Oktay Konyar ile konuşuyorum. Eylemcilerin piri Oktay hoca dedi ki “ Latif Bey sizinkiler demokratik tepkilerden bile korkar olmuşlar.” Evet, benim halkım demokratik tepkilerden korkar hale gelmiş, pısmış, sinmiş bir haldedir.
Bir yazar, bir gazeteci, bir öğretmen ve bir aydın olarak ben sessiz kalamazdım. Ilısu’dan Hasankeyf’e kadar olan o vadiyi adım, adım dolaşan ben, baraj ile sular altında kalacak Muvele’de (Kelekçi) er öğretmenlik yapan ben; çocukluğundan günümüze kadar Gercüş’e bağlı köyümüz ile Batman arasında mekik dokurken Hasankeyf ile bütünleşen ben ve de 1968 yılında gazetecilik mesleğine başladığım günden bu güne değin Hasankeyf”i yazan ben nasıl susabilir, sessiz kalabilir, pısabilir, sinebilirdim ki?
Bu yüzden birçoğunuzun bildiği gibi “Hawar Hasankeyf’in Çığlığı” adını verdiğim 4 renk ofset, A/4 ebadında Hawar kitabını bastım. Hasankeyf için korkanlar, pısanlar, uzakta duranlar ne yazık ki “Hawar” kitabım içinde aynı tepkiyi gösterdiler. Birkaç duyarlı dostum, Diyarbakır Belediye Başkanı Osman Baydemir ve Hasankeyf Belediye Başkanı Abdulvahap Kusen’in sembolik olarak aldıkları 25’er kitap dışında “Hawar” kitabından Bölgede gereken desteği görmediğini üzülerek yazmak zorundayım.
Hiç ilgisi olmayan yaşadığım şehir olan Konya’da ise dostlarım Vakko gömlek yerine 25-30 ar “Hawar” alıp tarih ve kültür seven dostlarına hediye ediyorlardı. Bir sonraki ziyaretimde bana, “Latif Bey, kitabını armağan ederek öylesine iyi bir şey yapmışız ki, dostlarımız son derece sevindirdik” demişlerdi. Peki, coğrafyamdaki Sivil Toplum Kuruluşları ve “Hasankeyf için canımızı feda” diyenler ne yaptı? Kocaman bir hiç.
Batman’ın bir dönem öncesi Belediye Başkanı Hüseyin Kalkan’ın “Hawar” kitabı konusunda yaptıklarını yazmaya kalkışırsam bir ciltlik eser oluşur. Önce kitabıma sponsor olan Kalkan efendi, kitabım baskı aşamasına geldiğinde, beni aylarca oyaladıktan sonra hiçbir sebep göstermeden vazgeçti. O saatten sonra geri dönemezdim ve 20 milyar emekli ikramiyemden ödeyerek kendi imkânımla “Hawar Hasankeyf’in Çığlığı” kitabını bastım.
Hasankeyf sevdası budur. Ama uslanmamıştım, bu sefer Kültür hizmetinden bin kitap alma sözü veren Kalkan bırakın bin adet bir âdetini bile satın almadı. Ki, Hasankeyf için ölüm orucuna başlayacağını söyleyende aynı kalkandı. Gerçekten Hasankeyf için yüreği yanan kim? Tarkan mı; Kalkan mı? Yapılan eylem ve girişimlere baktığınızda anlarsınız. Kalkan ve Hasankeyf konusunu neden bugüne kadar gündeme getirmediğimi soranlara da verecek tek bir cevabım var. DTP’ye bir kişinin birey olarak yaptığı yamukluğu koca bir camiaya mal ederek zarar vermek istemediğim için.
Yine, sanatçı Tarkan’a dönecek olursam Batman Çağdaş’ın 25 Nisan günü yayınlanan haberine göre Bakanla görüşen dev starın Hasankeyf’e uygun bir zamanda çıkarma yapacağını duydum. Antik kent için bestelediği yeni şarkıyı Dicle kenarında seslendirecek. Şimdi siz böylesine tarih ve kültür sever bir sanatçıyı bağrınıza basmaz mısınız? Hasankeyf gibi bir tarihin Ilısu Barajı’na feda edilmemesi için gösterdiği çaba nedeniyle “iyi ki analar senin gibi evlatları ve sanatçıları doğurmuş” demez misiniz?
Tarkan’ın ve Doğa Derneği yöneticilerinin bu yaklaşımından bizler gereken dersleri çıkaracak mıyız? Batman’da Hasankeyf Gönüllüler Derneği, Diyarbakır’da Hasankeyf Girişim Grubu dışında dişe dokunan bir faaliyette bulunan çıkmayacak mı?
Hawar kitabımda defalarca yazdığım gibi, tekrar yazmak istiyorum. Vurmadan, kırmadan, dökmeden, büyük yıldız Tarkan’ın dediği gibi; Bu olaya agresif bakmamalıyız. Sadece başka şeyler için ses vermeliyiz. Kimseye savaş açmıyoruz. Pozitif tavırlarla yol almalıyız. Ve çok da hoş yol alabiliriz. Çünkü biz haklıyız ve kazanacağız. Nitekim haklı olduğumuz için bu güne kadar verilen bütün kredileri durdurmadık mı? İnşaatı paydos ettirmedik mi?
Hasankeyf’i sulara gömmek isteyenler gibi biz karşı çıkanlar da onların sözcüğü ile hep bir ağızdan “Durmak yok yola devam” diye haykırmalıyız. Bıkmadan, usanmadan, her ortamda demokratik tepkimizi ve proje karşıtı tavrımızı ortaya koymalıyız. Korkmadan, sinmeden, pısmadan yola devam etmeliyiz. Çünkü su uyur düşman uyumaz. Bakın İngiltere hükümeti yine kredi vermek için bir takım yasal değişikliklere gitmeye başladığını duydum. Batılılar para kazanma hırsı ile tarihimiz, coğrafyamız, ekolojik yapımızın değişmiş hiç umurlarında değildir. Onlara fırsat vermemeliyiz. Hawar’ı alın, okuyun, okutun. Niçin Ilısu’ya karşıyız bu kitaptaki bilgilerle en kati yürekleri safınıza çekersiniz.
Tags: BATMAN, HASANKEYF ve HAWAR, TARKAN
Emn. Müdürü eşinden mesaj
- 30 Nisan 2009 Perşembe
“Kürt çocuğu, vicdan ve dipçik” yazımın olumlu, olumsuz tepki alacağını 42 yıllık yazar olarak tahmin ediyordum. Ancak 2 günde 11 bin okuyucu, 30″u aşkın yorum 50″ye yakın mailime atılan yazı ile karşılaşacağımı itiraf etmeliyim ki beklemiyordum.
Aslında il, bölge, Türkiye çapında yayın yapan onlarca gazete ve siteye yazı yazan bir gazeteci ve yazar olsam bile; okuyucu kitlesi, yorum ve mail yağmuruna “Yüksekova Haber” için yazdığım yazılar en yoğun ilgiyi çekmektedir.
Yüksekova Haber”in geçmişi 10 yıl olsa da; arkalarına koca sermayeleri alan paralı siteleri sollayarak Türkiye çapında ilk 25 içine girmiş sitede yazı yazmanın onur ve gururunu yaşıyorum. Çünkü Yüksekova Haber”i sivil, asker, yönetici okur. Bürokrat, memur, işçi; esnaf, halk, öğrenci, ev hanımı takip eder. Yurt içinde ve dışında Avrupa”dan ABD”ye, ta dünyanın öbür ucu Avustralya”da bile okuyucusu var. Nereden mi biliyorum? Gelen maillerden.
Yanlış anlaşılmasın; her gün farklı site ve gazetelere yazı yazdığım için yüzler ile ifade edilen mail yağmuruna tutulan bir yazarım. Bütün günümü gelen maillere ayıracak olsam bile yetmeyeceğini bilmenizi isterim. Bu yüzden genelde maillerin konularına göre elimden geldikçe tasnif ederim. Bu arada bilgisayarımı açtığımda ilk sırada olan en şanslı maildir. Çünkü o maili gözüm ve beynim yorulmadan detaylı okuma imkânına buluyorum. Takip edenler için aynı şeyi söyleme şansına sahip değilim.
Buna rağmen her mesajın konusu ya da başlığını mutlaka okurum. Bu yüzden bana mail gönderenler üzülmesin. Ancak okuyucularımdan bir ricam var. Uzun yazı yazdığım için kendimi çok eleştiririm. Lütfen uzun mesajlar yazmayın. Duygularınızı anlıyorum, ama bana da hak verin.
Yazımın başlığına gelecek olursam; “Dipçik” konulu yazımın çıktığı gün saat 17 sularında mailimi açtım. Başta bir hanımefendinin “Kürdistan” konusuyla ilgili eleştirisi vardı. Ancak saldırgan, hakaret eden değil; yazar olarak ne düşündüğümü sorgulayan bir yazıydı. Aşağıdaki maillere geçmeden sıcağı sıcağına hanımefendiye kim olduğunu bilmeden kısa bir görüş ve tarihi bazı gerçekleri sıralayarak yanıt verdim.
Mailleri okudukça daha aşağılarda sanırım 25. sırada aynı hanımefendinin bir başka yazısıyla karşılaştım. Duyarlı, kendine göre mantık süzgecinden geçmiş, his ve duygu yüklü olmayan samimi bir mesajla karşılaştım. Yazının başında da bölgede hala aktif çalışan bir Emniyet Müdürü eşi olduğunu yazmıştı.
Yanıt verdim. “Bana yazdığınız mesajı köşemde kullanabilir miyim” diye.
Cevabı aynen şöyle oldu: “Latif Bey, yazımı tabii ki yayınlayabilirsiniz… İyi niyetimden hiç şüpheniz olmasın. Amacım bir olmak, ayrı gayri olmak değil. Sevgilerimle..”
Bölgenin hassasiyeti, eşinin konumu ve reklama vesile olmadan iyi niyetli bir duyarlılık olarak nitelendirdiğim için isim vermeden yazısını aktarıyorum:
“ Sayın, Latif Bey;
Güneydoğuda kanayan yaralar…
Önce bu çocuğumuza yapılan zulmün hiç bir haklı tarafı olmadığının altını kalın bir şekilde çizmek isterim. Eşim bu bölgede görevli bir Emniyet Müdürüdür. Empati yapmak belki de çok şeyin çözümü olacak. Eşimin görevi nedeniyle birçok şeyi gözlemleyebiliyorum. Bu olaya çocuk boyutundan baktığımızda yazacak çok şeyimiz var. O konuda zaten sizin yazınızdan farklı bir şey düşünmem mümkün değil.
Yalnız bir de işin polis ve insan boyutuna bakalım.
Yer Güneydoğu, etrafta size geçmişten haklı sebepler ile nefretle bakan gözler. Bölgede sosyal şartlarda polisin ne doğru dürüst bir lojmanı, ne bir tesisi var. Üstüne üstlük görev yapan polise psikolojik danışmanlık sunamıyorsunuz. Sanki Devlet görevlilere ve ailelerine “Gidin ve orada delirin” diyor. Polis eşleri ve çocukları kapalı evlerde hapishane hayatı yaşıyor. Polisler güvensiz bir ortamda yaşıyor ve psikolojik destek görmüyorlar.
Latif Bey, neresinden tutuyorsanız elinizde kalıyor. Aslında bizler bir bütünün parçalarıyız. O yüzden kimin bir yeri kanıyorsa, hepimizin bir yerleri kanıyor demektir. Vatanını seven bir insan olarak elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Başta çocuklar olmak üzere burada yaşayan herkes ile gönül bağı kurmaya çalışıyorum. Biliyorum işimiz zor, ama diyalog şarttır. Kendimiz için ne istiyorsak, buradaki kardeşlerim için de istiyorum. Karşılıklı Empati kurmalıyız. Yola çıkış şiarımız bu olmalı.
Çocuklar samimiyeti o kadar güzel alıyorlar ki. Yetişkinler için ise geç kalınmış. Doğru bir şey yapsanız bile içlerindeki kin ve nefreti söndürmek zor. Geçen gün YİBO”yu ziyaret ettiğimde oradaki çocuklarla aramdaki bağın yansımasını bir hafta sonra beni ziyarete gelen öğrencilerin aldığı hediyeler ile yaşadım. Sevginin parmak izlerini bırakmanın zamanı.
Eşimin buradaki misyonu yalnız halkı korumak değil, geçmişte yapılan yanlışları da düzeltmektir. Kendi adımıza en azından adımlar atmak istiyoruz. İlk kez bölgede bir ilçede halkla bütünleşen görkemli bir polis günü düzenledik. Ertesi gün Yüksekova Haber”e baktım manşette yok. Evet, kötü bir polisin yaptığı affedilmez bir hataydı. Nitekim günlerce manşetten inmedi. Bunu anlayabiliyorum. Ama bizim de yapmaya çalıştığımız iyi niyetli bir çalışma neden bir kere olsun yansıtılmıyor. Bu vatan hepimizin ve ben kardeşlik duygumdan vazgeçmeyeceğim.
Buraya geldiğimizde sosyal projeler yapmak istediğimi söyledim. Birçok kişi bir işe yaramayacağını, onların nefretini asla bitiremeyeceğini söylediler. Ama ben vazgeçmeyeceğim. Latif Bey, asıl vatanseverlik bence bu. Her şeye rağmen yola devam. Niyetim salih olunca Allah yanımda olacaktır.”
Evet, biraz kısaltarak; hanımefendinin affına sığınarak kelime, cümle ve paragrafların anlamını değiştirmeden biraz düzelterek bana gelen maillerin toplamından çıkan genel mesajı yukarıda okudunuz.
Bugün Sayın Emniyet Müdürü”nün eşine empati yaptım ve mesajlarını aynen köşeme aldım. Hanımefendinin düşüncelerine katıldığım, katılmadığım, olumlu bulduğum bulmadığım yerleri var. Özellikle “Nefret”, “Kin”, “YİBO” “Samimiyet”, “Gönül bağı”, “Sevginin parmak izi”, “yanlışı düzeltmek”, “Kötü polis”, “Kardeşlik” vb. kelimelerin yöre halkı için ne ifade ettiğini ya da etmediğini bir başka yazımda kendi görüş zaviyemden fırsat bulduğumda dile getireceğim.
Ancak, bu ülkede, bu topraklarda; ezen, ezilen; efendi, köle çizgisi dışında Anayasal eşit vatandaşlık ilkesinde hür, özgür, kardeşçe bir ve beraberlik içinde yaşamak amaç ise neden hanımefendinin dediği gibi duygudaşlık kurmayalım, diyalog içinde olmayalım?
Neden yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür ve bir orman gibi kardeşçe olmasın.(Nazım Hikmet Ran)
Neden konuşarak kaynaşmayalım ki? Değil mi ki, Allah kâinatı yaratırken sadece insanoğlu denilen varlığa konuşma gibi bir lütfü bahşetmiş ki bir birleriyle anlaşsınlar ve uyum sağlasınlar diye…
Kürt çocuğu, vicdan ve dipçik
- 27 Nisan 2009 Pazartesi
Vicdan ne demek bilir misiniz? Kişiyi kendi davranışları hakkında bir yargıda bulunmaya iten, kişinin kendi ahlaki değeri üzerine dolaysız ve kendiliğinde yargılama yapmasını sağlayan güç demektir.
Peki, insaf ne demektir? Merhamete, vicdana veya mantığa dayanan adalettir.
Ya insaniyet ne demektir? İnsanlığı olan birey demektir.
O halde insanlığı da görmemiz gerekir. İnsanlık; İnsanı insan yapan, insanı hayvan ve diğer yaratıklardan ayıran ona saygı, sevgi değerini kazandıran öğe demektir.
Neden mi bu değerli böylesine peş peşe sıraladım?
Yaş 12, gün 23 Nisan Çocuk Bayramı, yer Hakkâri, Konu dipçikle başı ezilen çocuk.
Diyelim ki, Kürt coğrafyasında görev yapan güvenlik güçlerinin büyük bölümü ve de onların amiri durumda olanlar bu değerleri yitirmişler. Savaşın ve silahların gölgesinde sivil halka dağdakilere gösterdikleri muameleyi gösteriyorlar. Savaş ortamında 25 yıldır o bölgede her türlü değerleri ayaklar altına alan bir olguyu yaşıyor ve sahiplenmişler.
Bunların hepsine tamam diyemeyiz; ama haydi tamam diyelim. Peki, ya o Medya Toverlerde lüks döşenmiş ofislerde haber ve makale yazan onlarca gazete editörü, köşe yazarı ve yazı işleri kadrosundaki zevat vicdanlarını, insaflarını, insanlıklarını nerede bırakmışlar?
Günlerdir bütün yaygın medyanın haber ve köşe yazarlarını taradım. Ciddi olarak Taraf gazetesi ve bölgenin birkaç gazete ve internet sitesi dışında “Dipçiklenen Kürt Çocuğu” konusunda dişe dokunan bir tek haber ve makaleye rastlamadım. Manisalı çocuklara, Baran Tursun”a gösterilen hassasiyetin binde biri Kürt çocuklarına gösterilmiyor. Şu anda 800 Kürt çocuğu hapiste, 2 bin Kürt çocuğu mahkemelik, 200 Kürt çocuğu 10 ile 20 yıl arasında ceza aldı ya da almak ile karşı karşıya.
Bu kaba gücü yapan da sessiz kalan da sevgiden yoksun insanlıkla ilişkisi olmayan olabilir. Kendi ırkından başka ırklardan nefret eden korkunç bir şovenizmin esiri olabilirler. Öfkeleri ve kinlerini çocuklar üzerinde uygulayanlara, kol kıranlara ses çıkartan bir devlet olsaydı bu manzara ile karşılaşılmazdı.
Taş atan çocukları acı çektirerek öldürmek, hapse atılırken, vicdan ve insanlık hukuku ayaklar altına alınırken tepki vermeyen gazeteler, yazarlar kınanmalı. Sosyal demokrasi ve evrensel insan hukukundan nasibini almayan, bölgede kirli savaşı sürdüren siyasetçileri ve özellikle AKP şemsiyesi altında Meclis”te bulunan onlarca Kürt kökenli Milletvekillerini nefret ve şiddetle kınamak bir insanlık borcu olmalıdır.
İnsanlıktan zerre kadar nasibini almamış bir polisin hunharca döverek bir çocuğa uygulanan vahşeti görmezden gelen Başbakan ve Hükümetin tutumunu kınıyorum. Kürt coğrafyasına yabancı olamayan Siirtli Emine Erdoğan Filistinli çocuklar içe gözyaşı dökerken Kürt çocuklarına reva görülen muamele için her gece yanı başında olan kocası Başbakan”a bir şeyler söylüyor mu doğrusu çok merak ediyorum. Söylemiyorsa Allah”a havale ediyorum.
Bu tavır resmen ve alenen Kürt düşmanlığıdır. Bu düşmanlığa sessiz kalanlar da düşmanlık değirmenine su taşıyorlar. Bu tutum bırakın bölgeyi ülkeyi felakete sürükler. Bin yıl birlikte yaşanan kardeşe bunu reva görenler iflah etmez.
Küçük bir çocuğa karşı yapılan bu zulme, barbarlığa medyanın tepki göstermemesini bu medyada 36 yıl çalışmış biri olarak esef ve nefretle naletliyorum. Ya kameraya takılmayan bölgedeki onlarca köyde, mezrada, mahallede, sokakta olan insanlık dışı muamele ve barbarlıklara ne demeli? Kim bilir orada neler oluyor?
Elinde silah, altında çelik panzer olanlara karşı sadece taş ile 23 Nisan”da çocuklara uygulanan muamele hangi vicdana, hangi insanlığa sığıyor? Dünyada tek çocuk bayramı ile övünenler bu manzara karşısında hala övünebiliyorlar mı? Çünkü çocuk bayramı olmayan yüzlerce ülkede böyle bir manzara yaşanmıyor. Vicdanınızı dipçik sesi uyandırmıyor mu?
Şükür ki o görüntüleri TV”ler verdi. O Allah”ın kırında taş atan çocuğa müdahale etmezse o çocuk karakol mu, vilayeti mi basacaktı? O yaştaki çocuk, taş atmayı oyun sanıyor. Bunu bütün psikologlar dile getiriyor. Ama biz ne yapıyoruz; polis tazyikli su sıkıyor, bir diğeri elinde tüfekle ya kolunu kırıyor, ya başını dipçikle ezerek öldüresiye dövüyor ya da tutuklayıp hapse atıyor ve 20 yıl gibi ağır cezalara çarpıtıyoruz.
En acısı da ne bilir misiniz? O dipçikle vuran insan kılıklı polisi bir başka polisin bu yaptığının çok iyi bir marifetmiş gibi tebrik etmesidir. Demek ki yetkililer bu coğrafyada polise istediğinizi yapabilirsiniz eğitimi verdiği anlamı çıkmıyor mu? Bir halkın erkeği, dağdaki gencini bir yana o halkın kadını ve çocuklarına karşı beslenen kin, nefret, öfke duyanlara o halkla nasıl bir arada yaşayacak ve orayı nasıl yönetecekler?
İnsan bu kadar kin duyduğu bir halkla kardeşlik bağını kurabilir mi? Kürtleri bu ülkenin asli vatandaşı görmeyen bir zihniyet o bölgede etkin olabilir mi? Halkın can, mal, namusu ve onların koruması için var olduğunu iddia edenlerin yaptıkları ile bölge halkının gözünde ne kadar inandırıcı olabiliyorlar?
Hani dağdakileri düz ovaya indirecektiniz? Bırakın dağdakini indirmeye, düz ovadaki çocukları bile dağa çıkarmak için ne gerekiyorsa yapıyorsunuz. Anne, baba ve kardeşlerine yapılan zulmü ve namuslarını koruma içgüdüsüyle dağa çıkmaya sizlerin bu tutumu yol açmıyor mu? Öyle davranıyorsunuz ki, Kürt halkı kendinden başka artık hiç ama hiç kimseye güvenmez hale gelsin.
Köyleri boşaltılan, yakılan Kürt, insanları ensesinden vurulan Kürt, Asit kuyularına atılan Kürt, Faili meçhule (belliye) giden Kürt, kafası dipçikle ezilen Kürt, kolu kamera karşısında kırılan Kürt, kadınları ve genç kızları şehir sokaklarında hunharca coplanan Kürt, Yönetimlerin terörüne maruz kalan Kürt, halkı toplu düşman bellenen Kürt, halkı ve siyasetçileri toplu çocukları dâhil hapislere atılan Kürt. Peki, Allah aşkına bu insanlar kendilerini bunca insanlık dışı gelişme ve hunharlık karşısında nasıl koruyacaklar? Siz olsanız ve bu muamele size yapılırsa ne yapardınız?
Bu ülkeyi yöneten asker sivil Kürtlerin yönetimine talip oluyorsa bütün bu olumsuz gidişatı görmeli. Kürtlerin devleti olmaya layık olmak gerekir. Barış ve kardeşlik istiyorsan yeni argümanlar, yeni yollar ve çözümler bulman gerekir. Yunanistan, Suriye, Irak ve en son Ermenistan ile çözüm buluyorsan, bin yıl birlikte olduğun Kürt ile de çözüm üretmekten neden zorlanıyorsun?
Bölgede ya da bölge dışında Kürt halkına zulmederek, tutuklayarak, siyaset yapmasını yasaklayarak, kadın çocuk demeden döverek, öldürerek barışı kazanamazsın. Ordun çok ama çok güçlü olabilir, silahın gölgesinde hükmedebilirsin, ama insanın yüreğine 100 yıldır izlenen yöntem ile hükmedemezsin.
Kürt halkının çocuklarının başını ezerek, öldürerek, hapse atarak kazanamazsın. O topraklara silahların gölgesinde harita üzerinde egemen olabilirsin. Ama birde o toprakların üzerinde dışlanmayan, inkâr ve imha edilmeyen, çocukları öldürülüp, kolu kırılıp, başı dipçiklenmeyen, kadınları, kızları, gençleri hakarete uğramayan kendi iradesiyle egemenliğini tanıyan, gülen sevgi ile sana bağlı öz dili ve kültürü ile sana minnet duymalarını sağlamalısın. Değilse kısır döngü dönme dolap gibi döner durur.
Taha Akyol”un kafası ile Kürtçeden başka dil bilmeyen Şırnaklı bir nine ile yaptığı sohbete atfen “Başbuğ bile Kürtçeyi yadırgamadı” diye hala işin yadırgama ve yadırgamama boyutunda isek daha çok yolumuz var demektir?
Bir de o polis için açığa alınmış diyorlar. Ne demek açığa alınmak, meslekten mi atıldı hayır. Silahını ve kimliğini taşıyabiliyor. Ama soruşturma sürerken maaşı kesiliyor. Yani bir nevi ödül demektir açığa alınmak. Merak etmeyin bir aya varmaz dava yüzde yüz polis lehine sonuçlanır. Herkes unuttuğunda bu polis sesiz sedasız bir başka ile gönderilir ve görevine iade edilir. Çünkü polisten böyle yapmasını isteyenler bizzat en alttan, en tepedeki amirine kadar bu emri onlar veriyor, öyle eğitiliyor. Yani amirlerinin emrini yerine getiren nasıl suçlu olur ki?
Sen amirini meslekten uzaklaştır bakalım, bir daha böyle bir olay olur mu?
Bunları yazarken aklıma bir soru geldi. Kürt coğrafyasına yabancı olmayan Siirtli Emine Erdoğan, Filistinli çocuklar için gözyaşı dökerken Kürt çocuklarına reva görülen muamele için her gece yanı başında olan Başbakan kocasına bir şeyler söylüyor mu?
Herkesin bir cemaati var
- 22 Nisan 2009 Çarşamba
Genelkurmay Başkanı”nın gündeme getirdiği dini istismar ve siyasal sosyal hayatın üzerinde güç kazanan “Cemaatler” tarif edince var olan onlarca gündemimize yeni bir gündem daha eklendi.
Cemaat realitesi Ortadoğu ve Anadolu toprakları üzerinde günümüzün meselesi değil. Anadolu topraklarında İslamiyet”in filizlendiği 950 yıl öncesinden günümüze kadar “Tarikat ve Cemaat” süre gelen bir realite; bir olgudur.
Öyle ki, Osmanlılar İmparatorluk kurduktan sonra Padişahların bile bir tarikatı vardı. Örneğin Sultan II. Abdülhamit Dardavi ya da Şazeli olarak bilinen tarikata bağlıydı. Üstelik Abdülhamit döneminde Rufai Şeyh”i Saray”da yaşardı. Sultan Reşat Mevlevi”ydi.
Cumhuriyet öncesine kadar varlıklarını sürdüren tarikat ve cemaatlerden bazıları Ansiklopedik listelerde şöyle yer alıyor: Bayrami, Bedevi, Bektaşi, Celveti, Cerrahi, Gülşeni, Halveti, Kadiri, Mevlevi, Melamilik, Nakşî, Rufai, Saadi, Sinani, Sümbülli, Vahabi, Yasevi.
Cumhuriyet”in ilanı ile resmi kapı kapandıysa da fiiliyatta asla yok edilemedi. Bugün Türkiye”nin hemen her bölgesi, şehri ya da kasabasında küçük ya da büyük; gizli ya da açık faaliyetlerini sürdüren tarikat ve cemaatler vardır.
Tarikat veya Cemaatlerin belirgin ve etkili olup Osmanlıdan günümüze kadar sürenlerden bazılarını şöyle sıralayabiliriz: Bektaşilik, Bayramilik, Biberiye, Celveti ye, Kadirilik, Mevlevilik, Melamilik, Nakşîlik, Rufailik, Şazeliye, Ticanilik, Vahabilik ve Yasevilik.
Cumhuriyet döneminde ortaya çıkan ve tarikatten çok cemaat olarak nitelendirilerek öne çıkanları ise şöyle: Arvasilik, Fethullahçılık, Işıkçılar, Nurculuk ve Süleymancılık belirginleri olsa da; Nakşî, Kadiri-Rufai, Halveti, Kalemi kökünden gelerek farklı bir kulvar çizen İsmail ağa, Muhammedi ye, Galibiler, Kırkıncı Hoca, Uşşakiler, Menzilciler, Tillocular, Hazneviler, Hakikatçiler, İskender Paşa, Melamiler ve Erenköy gibi bir çok cemaat var.
Tabii, bu liste her an her zaman değişmektedir. Ancak son zamanlarda söz konusu cemaatler içinde öne çıkan ve yalnız Türkiye değil Müslim gayri Müslim sayısız ülkede okul ve eğitim adı altında ağ gibi dünyayı saran Fethullah Cemaatidir. Önceleri Said-i Nursi ve Risaleleri çizgisinde yol aldı. Ancak zamanla farklı bir kulvarda kendi ekolünü oluşturdu.
Bu arada cemaatlere son zamanlarda bir takım siyasi örgütlenmelerde eklendi. Bunların başında İBDA-C, Hizbullah, Hizb-ut Tahrir ve Milli Görüş adı verilen cemaatler gelmektedir.
Cumhuriyet tarihinde özellikle 1950″li yıllardan sonra günümüze kadar sırtını bu tarikat, cemaatlere dayanan partiler ve siyasilerin var olduğunu hepimiz çok iyi biliyoruz.
Zaman içinde bazı tarikatlar ve cemaatler 1450 yıllık ilke ve prensiplerinden koparak günümüzde siyaset yapan ve ülkeyi yönetmeye talip siyasi organizmaların içine girerek onları etki altına almakta, bu partilere ve yöneticilerine yön vermeye başladılar. Erbakan, Recai Kutan, Aykut Edibali, Haydar Baş, Yaşar Nuri Öztürk, Rahmetli Özal, Türkeş ve Muhsin Yazıcıoğlu cemaat etkisinde kaldıkları ileri sürülen bazı isimlerdir.
İnanca bağlı cemaatlerde bu gelişmeler olurken 12 Eylül darbesinden sonra dini kisvenin dışına çıkan, rejimi ve laikliği ön plana çıkartan cemaatler oluştu. Kendilerine grup, oluşum deseler de gerçekte bir nevi cemaatler oluşturmaya başladılar. Tehditlere karşı kendileri gibi düşünenleri bir araya getirmek savıyla karşıtlarını güç kullanarak bertaraf etme yöntemini seçtikleri son dönem operasyonlar ile iddia edilmekte. Bu yüzden her ne kadar isim olarak kendilerini cemaatle eşleştirmeseler de, dernek, vakıf, yardım kuruluşu, siyasi parti kolları, parti ve benzeri isimler adı altında cemaatlere gibi aynı yöntem ve sistem ile çalışan Sivil Toplum Kuruluşları oluşturdular.
Bazı örnekler verecek olursak, Kuvvay-i Milliye Derneği, Atatürkçü Düşünce Derneği, Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Deniz Feneri, ÇEV, SEV gibileri öne çıkartılıyor.
Bugün için şaibelerden uzak görünen Kadın Dayanışma Vakfı, İnsan Hakları Derneği, Muzlumder, Stratejik Araştırma Merkezi, Eğitim Gönüllüleri Vakfı, SODEV, TEMA, TESEV, TUTEV, TOSAV, Alperenler, Ülkü ocakları, Parti gençlik kolları gibi çok sayıda vakıf, dernek, siyasi ve sosyal oluşumu destekleyen eğilimler de küçük büyük kendi cemaat ve gruplarını oluşturmaya başladı. Hatta söz konusu organize çemberine Türkiye ekonomisine yön veren Odalar, MÜSİAD, TÜSİAD, AKTİSAD, TÜGİAD gibi oluşumlar ve bazı Üniversiteler ya da Rektörlerin de saflarını belirlediği görülüyor.
Peki, bu gelişme yani bir nevi sivil örgütlenme iyi mi, kötü mü?
Tabii ki çok iyi ve de son derece yararlı bir gelişme. Ancak bizdeki gibi militarist bir vesayet ve cemaat ile tarikat güdümlü kağıt üzerinde adı demokrasi olan bir ülkede doğru çizgide bir yol izlemelerine fırsat verilmiyor. Çünkü bu örgütlenmelerin birçoğu toplumun, halkın, bireyin refahı, huzuru, özgürlüğü, demokratik hakkı için kurulurken zaman içinde yanlış yöneticilerin elinde, belli örgütlerin güdümünde başka mecralara yelken açıyorlar. Birçoğu siyasi parti ve belli kurumların payandası oldukları için tamamen başka işlevlere kanalize edildiklerini son 59 yılda seçim dönemleri ve son operasyonları ile gün yüzüne çıktı.
Dini tarikat ve cemaatler siyasi partiler yoluyla devleti elde etmek, rejimi yıkmak, şeriatı getirmek ile itham edilirken; Ergenekon operasyonu ile gözaltına alınan ve tutuklananlar ise hükümete karşı darbe girişimi, inançları ortadan kaldıran laik bir rejimi iktidar yapmak, militarist bir yönetimi hâkim kılmak ile suçlanmakta. Kürt sorununu sesli dile getirenler de ülkeyi bölecekler endişesiyle dalgalar halinde operasyonlar ile susturulmakta.
Bunlar olurken, bir çıkışta Genel Kurmay”da geldi. 199 gazeteci ile onlarca TV”de canlı yayınla Başbuğ konuşmasının içine dini cemaatleri taşıyarak şunları söylüyordu:
“Bugün bazı cemaatler özellikle ekonomik güç olmaya, daha sonra sosyal politik yaşamı biçimlendirmeye, dine bağlı tek tip yaşam tarzı olarak sosyal kimliklerini ortaya koymaya çalışmaktadır. (…) Cemaate giriş ve çıkış çok farklı dinamiklere bağlıdır. Bu koşullar altında, dinsel cemaatlerin, hele çevresinden örgütlenmişse, sivil toplum hareketi olduğunu öne sürmek çok güçtür” diyordu.
Aslında bu Genelkurmayın bir tespitiydi. Doğru, yanlış hukuki ya da değil; yorumunu sizlere bırakıyorum. Dünya üzerinde yalnız bizde Genel Kurmay askeri alan dışında siyasi görüş bildirdiğini söylersem sanırım arife tarif gerekmez.
Dini tarikat ve cemaatleri gündeme getirmek, cemaatlerin siyaseti rotasından çıkardığını ileri sürmek; toplumun inanan-inanmayın, dindar-dindar olmayan ayırımına götürüldüğünü, insanların kutuplara ayrıldığını söylemek yerinde bir tespit. Fakat aynı şekilde dernek, vakıf, Sivil Toplum Örgütü, Sendika, Siyasi Parti, Oda ve benzeri isimler altında kurulan bazı oluşumların da Türk toplumunu laik-laik olmayan, çağdaş-çağdışı, Atatürkçü- Atatürkçü değil, Türk – Türk olmayan, Ulusalcı- Ulusalcı olmayan bizden-onlardan vb. Ayrışımlara götürdüğünü de görmemezlikten gelemeyiz.
Söz konusu amaçlar için öğrenci okutmak, hastaneler kurmak, üniversite gençlerine sahip çıkmak, çocukların okula gitmesini sağlamak, örgütlenmek için vakıf, dernek ve siyasi partilerin aracılığı ile kendi arka bahçelerine oluşturma çabaları içinde olan bazı ayrıştıran, bölen her kim olursa olsun görmek gerekmez mi?
Türkiye giderek dini ve siyasi cemaatlere bölünmektedir. Sağ ve sol yerini inanç, tarikat ve cemaat görüşüne göre yaşamak isteyenlerle; laik – ulusalcı, Kemalist çizgiye uygun yaşamak isteyen cemaat ve gruplar ülkesi haline geldik. Oysa iki görüşün de kaynaşma değil; bölünme ayrışma getirdiğini görmezden geliyoruz. İki görüşün de yanlış yöntemleri yüzünden beraberliğimizi sağlamada kendine göre birtakım yanlışlıklar içindedirler.
Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesinde Kürt halkının yerel yönetim seçimlerinde oyunu Kürt sorununa sahip çıkan DTP”ye verdiği için laik, laik olmayan bütün siyasi partiler AKP”ye destek için bölgedeki her türlü tarikat ve cemaatsel oluşumunu görmemezlikten gelmedi mi? Yetmedi AKP”ye açıkça destek verildi. Peki, geçmişte PKK”ye karşı JİTEM”in Hizbullah”ı desteklemesinden ne farkı var? Seçimlerden sonra AKP verilen bütün desteğe rağmen bölgede başarılı olamayınca gözaltı ve tutuklama furyası başlatıldı. Yaygın medyanın yarısı Ergenekon operasyonlarına karşı çıkarken ne hikmetse söz konusu DTP, yönetici ve üyeleri olunca, “onlar PKK”lı” denilerek hukuku hatırlayan yok. Bu ne kadar etik ve doğrudur?
Fırat”ın batısında, Laik ve ulusalcılar lehine tarikatçı ve cemaatçi oluşumları karalamak, onların üzerine gitmek ve çeşitli suçlamalar ile itham edilmedi mi? Fırat”ın doğusu ve batısı için güdülen çifte standart ne kadar doğru ne kadar etik bir yaklaşımdı?
Cemaatleşme ülkenin bekası ve geleceği için tehlikeliyse, dini, milli, laik, ulusalcı ya da etnik motife bürünmesi fark eder mi? Ülkenin insanları arasında bölünmeye yol açıyorsa adı ve rengi ne olursa olsun iyi bir yol ve yöntem olmadığından hareketle devlet “cemaat“ görüntüsü veren her tür oluşum ve örgütlenmelere kaşı yasal çizgide hepsine aynı mesafede olması gerekmez mi?
Gayrimüslimleri Müslümanlaştırmaktan, Kürtleri Türkleştirmekten, Alevileri Sünni, dindarları laik yapmaktan cemaatler ne zaman vazgeçecekler? Kimi İslam”ı, kimi Kürdü, kimi Alevi”yi, kimi laik”i, kimi Kemalist”i, kimi gayrimüslimleri potansiyel suçlu gören cemaat ve gruplar ülkenin altına dinamit koyduklarının farkındalar mı?
İktidardakiler de Yargıyı kullanarak korku topumu oluşturmak, susturmak, sindirmek doğru değil. Karşılıklı korku yerine diyalog ortamı yaratılmalı. Dinsel, ekonomik, siyasi her ne ad altında olursa olsun cemaatlerin toplum yararına olmayan isteklerine boyun eğilmemeli.
Bakınız 7 milyonluk İsviçre”de onlarca ırk, onlarca dil, onlarca din ve 26 kanton bulunmakta. Nüfusun 5 misli Sivil Toplum Örgütleri ve cemaatler var. Anayasası 1874 yılında yapılmış 135 yıllık bir anayasadır. Ama Dünya üzerinde huzur, refah, mutluluk ve demokrasi örneği olarak gösterilen bir ülkedir. Bu kadar çok dil, çok ırk, çok kültür, çok din, çok görüş, çok düşünceli ülkenin kendine özgü özel koşulu olmuyor da bizim neden oluyor?
Demek ki çok dilli, çok kültürlü, çok dinli, çok cemaatli olmak, bölgelere ayrılmayı doğru kullanır ve demokratik yaklaşırsan zararlı değil. İsviçre farklı düşünce, görüş ve inancı iyinin, doğrunun en iyi ve doğrusunu bulmak aracı olarak kullandığı için örnek gösteriliyor.
Bizde ise, nüfusumuzun beş yüzde biri olmayan Sivil Toplum Örgütlememizi toplumun, bireyin yararına kullanmak varken, bölmek, ayrıştırmak için kullanıyoruz. Senin cemaatin kötü, benim cemaatim iyi görüşünü savunuyoruz. Her görüşün, her partinin radikalleşmiş futbol takımı tutar gibi bir cemaati varsa sorunlarımız ile yıllarca uğraşır dururuz.
Kürt kimliği sorunu
- 14 Nisan 2009 Salı
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Irak ziyaretinde Türk Devleti”nin süre gelen inkâr tavrını kıran “K.Irak Bölgesel Yönetimi” yerine “ Kürdistan Bölgesel Yönetimi” dedi. Ancak, Türkiye”ye ayak basar basmaz, tepkiler üzerine “Öyle demek istemedim” çark edişi de vardı.
Dedi mi, demedi mi bir yana, “Kürdistan” sorunu Türkiye”nin içinde patladı. Hükümet sözcüsü, Bakan Cemil Çiçek “Türkiye”nin belirli bir bölgesinde DTP”den başka parti kalmadı. Iğdır”ı da aldılar. Ermenistan sınırına dayandılar” dedi ve olan oldu.
Medya günlerce Cemil Çiçek ne demek istedi, diye iğne ile kuyu kazımaya başladı. Cemil Çiçek Başbakan”ın uyarısına rağmen TV”leri dolaşarak söyleminin arkasında durdu.
Elinde renkli Türkiye haritaları tutan Çiçek bir, bir bunları ekrana tutarak “Bakınız, görmüyor musunuz? 2004 yılında Güney olan DTP giderek Kuzeye doğru tırmanıyor.”
Cemil Çiçek”in dilinin altında bir şey vardı? Sanırım dilinin altındakini en açık şekilde Radikal gazetesinin yazarı İsmet Berkan gün yüzüne çıkartıyordu.
Berkan, diyordu ki “Cemil Çiçek bize seçim sonucu oluşan Kürdistan haritası çiziyor” İsmet Berkan atışı on ikiden vuruyordu. Tam isabet ve doğru teşhisti.
Ancak Cemil Çiçek haritayı gösterirken söylemek istediği başka bir şey daha vardı. Berkan onu es geçmişti. Cemil Çiçek haritada Mersin Akdeniz ilçesini de gösteriyordu. Adım, adım kuzeye gidiyorlar derken “Kürtler Akdeniz”den Karadeniz”e kadar bir harita çiziyorlar, görmüyor musunuz? “ Mesajını veriyordu?
Cemil Çiçek, yerel belediye seçimlerini güvenlik ve strateji endişesine büründürerek bazı adreslere mesaj gönderiyordu. Milliyetçi radikal kesim ve de askere demek istiyordu ki, bırakın Kuzey Irak”taki “Kürdistan”ı” Türkiye”de adım, adım bir Kürdistan haritası çiziliyor.
TV ekranlarında kameralara sık, sık haritaları uzatarak “Bakın, baksanıza benim gördüğümü siz nasıl göremiyorsunuz. Demokratik Toplum Partisi Bölgede tek başına kaldı.”
Unutulmasın ki Cemil Çiçek”in bir görevi de Terörle Mücadele Kurulu Başkanı. Çiçek, Başbakan”ın çıkışına rağmen geri adım atmayarak ısrarla bazı adreslere mesaj veriyor, dikkatlerini çekmek istiyordu?
TBMM”de temsil edilen legal bir siyasi partinin aldığı oylar sonucu, söz konusu seçmene ve partiye belden aşağı vurmak için herkesin aklına gelen iki adres vardı. Birincisi Ordu, ikincisi de kapatma davası ile karşı karşıya olan DTP”nin dosyasının önlerinde olduğu Anayasa mahkemesi.
Çiçek, ilk adrese ulaşmada geç kalmadı. Önce Ağrı, sonra 4 Nisan”da Urfa Halfeti”de çıkan olaylar sonucu iki Kürdün öldürülmesi buna delalet değil mi?
Seçimde yenildi diye, bu kadar etik dişi, saldırgan, inkâr felsefi üzerinde bir zihniyete sahip olunarak nereye varılabilir ki? DTP”ye oy verenler bu ülkenin yasal ve de asli vatandaşı değil mi? Oyları ile renklerini belli edenler bin yıllardır bu toprakların asli halkı değil mi?
Ayrıca bunları söyleyenler ne çabuk unuttular?
Daha düne kadar Cemil Çiçek”in de çatısı altında olduğu partilerde “Camiler kışla, minareler süngü, kubbeler miğfer, müminler askerimizdir” diyenler onlar değil miydi? Din ve türban üzerinden siyaset yaptıkları için haklarında soruşturma açıldığında “ Türkiye”nin zencileriyiz” diyenler de onlar değil miydi?
Dün bunu diyenler, bugün çıkıp DTP gibi legal bir siyasi partiye oy veren milyonları düşman, vatan haini gibi belli adreslere göstermek siyaset ahlakının neresinde yazıyor?
Kürtleri kimlik siyaseti ile suçlayanlar süngülü, miğferli söylemlerden sonra hapislere girince ezilmiş dindar kimliğini kullanarak AKP tek başına iktidar olmadı mı? “Türkiye”nin zencileriyiz” diyerek kimlik siyaseti yapmadılar mı?
AKP 7 yıldır inanç ve türban, CHP 85 yıldır laiklik, Millet Partisi ile 41 yıllık geçmişi olan MHP Türklük ve Milliyetçilik kimlikleri üzerinden siyaset yapmıyor mu? DTP”nin de kendi gerçeği olan Kürt kimliği üzerinde siyaset yapmasının garipsenecek ne yanı var?
Kaldı ki, Cumhuriyet tarihi boyunca imha, inkâr, ezilmişlik, dışlanmışlık ve insan olma hakları zorla elinden alının bir halk “Kimlik” siyaseti yapmayıp neyi yapacak? Hem söz konusu haksızlıkları ortadan kaldırmak ve hak talebinde bulunmak için tek yol olan seçim; yani siyaset yolu ile talep etmesinden daha doğal ne olabilir ki? Siyaset yapmak demek, şiddeti durdurmak demek değil mi?
Mecliste Milletvekilleri, yerelde Belediye başkanları, İl ve Belediye Encümeni ile temsil edilmeleri daha doğru bir çözüm yolu değil mi? 30 Mart sabahı oluşan gerçekliği kabul etmeyenlerin suratına şamar gibi inen tokat birilerinin aklını başına getirmesi gerekmiyor mu?
Kürtler, DTP şemsiyesi altında Kürt olduklarının kabul edilmesi, Kürtçe konuşmak, ana dillerinde eğitim, kültürel haklarını özgürce yaşamak istiyorlar. Etnik aidiyetlerinin farklı olduğunu, çocuklarına Kürtçe isim vermek, adları değiştirilen yerlerinin gerçek isimleri ile değişmesini talep ettikleri için DTP”ye oy verdiler. Bunlar siyaset yoluyla kazanılmayacaksa hangi yollar ile kazanılacaktır? Cemil Çiçek bunun cevabını verebiliyor mu?
Sayın Başbakan “Ya sev, ya da terk et” dememiş miydi? Kürtler de DTP çatısı altında çok net bir cevap verdiler. “Seviyoruz, terk de etmiyoruz”; ve “ Kimi kimin toprağından kovuyorsunuz” dediler. Cemil Çiçek, bunu DTP”ye oy yoluyla değil de hangi yol ile Kürtlerin söylemesini tercih ederdi doğrusu herkes merak ediyor.
Bu saatten sonra Kürtlerin politikası kimsenin tekelinin altında değil mesajı verildi. Korkutmak, sindirmek, inkâr, imha, faili meçhul, korucu gibi Cumhuriyet”in 86 yıllık politikaları çözüm olmadı. Yeni nesil makarna, şeker, fasulye, kömür; buzdolabı, çamaşır makinesi çare değil dedi. Kürt seçmen son noktayı koydu. Dayatma ile bir yere gidilemez.
Gerçek bu, egemenler gerçek ile yüzleşmek istemiyor. Gerçeği ertelemek için yüz yıl süren manevralar ile bir yere gelinmedi. Artık gerçek görülmeliler. Kürtlerin bir realite olduğu kabul edilmelidir. Ülkeyi yönetenler Kürt sorunu ile yüzleşmeye cesaret göstermeliler. TRT Şeş örneği korkmanın bir anlamı olmadığını yeterince ispatlamadı mı?
Ah! O, adımı bir atabilseler, Türkiye”yi yeniden okuyabilseler. Kürt sorununda tabularını yıkabilecek yeni politikalar üretebilseler. DTP ile ortak paydada Türkiye”nin önünü açabilseler. Türkler değişerek Kürtler kazanılabilir. Cemil Çiçeklerin kafası ile geri gider. Kör bir milliyetçilik girdabına düşer ki demokrasi hayal olur.
Hükümet, Cemil Çiçek ve onun gibi düşünenler yüzünden Ağrı ve Halfeti”de kullanılan orantısız güç yönteminden vazgeçmeli. 29 Mart seçimlerinin sonucu doğru okunmalı. İflas eden siyaseti terk etmeli.
Taraf”ta Alper Gümüş”ün; Türkiye”nin “ Kürdistan Özerk Bölgesel Yönetimine DTP ve PKK”yı sat. Seni abad edeyim.”; DTP”ye “PKK”ya terörist de seninle konuşayım.”; Kürtlere “ DTP ve PKK”yı sat, seni yatırıma boğayım.”; PKK”nın liderlik dışı kadrolarına “ Liderlerini sat, sana ceza vermeyeyim.” ifade ettiği bu yaklaşımlar iflas etmiştir. Süren hatalar daha fazla devam edemez. Artık kimsenin kimseyi satmayacağı bir ortama ihtiyacımız var.
Sonuç, Kürtlerin kimliği ve kültürel talepleri Anayasal güvence altına alınırsa işte o zaman Kürtler belki A-B-C partilerine oy verirler. Belki o zaman Cemil Çiçek gibi kafalar “Iğdır”ı da alarak Ermenistan sınırına dayandılar, bakın Kuzeye tırmanıyorlar” demezler. Gerçekler karşısında sinirleri bozulan Cemil Çiçek gibiler sinirlerine sahip olmalılar. Değilse dönme dolap gibi aynı kulvar içinde dönüp dururuz.
Nisan yağmurları ve acı
- 09 Nisan 2009 Perşembe
Önce sicim gibi bir yağmur yağar, gök gürler, şimşekler çakar, tatlı, tatlı esen rüzgâr aniden şiddetli bir fırtınaya dönüşür, etraf kararır zannedersin ki kıyamet kopacak. Korkmaya gerek yok, kıyametin kopacağı falan da yok. Bir saatte dört iklim değiştiren bu ayın adı Nisan. Yağan yağmurun adı da Nisan yağmurlarıdır. Beş, on bilemedin yarım saat sonra gökyüzünü karartan bulutlar dağılır. Çok değil, biraz önce sana kıyamet çağrışımı yapan o kara bulutların arkasından masmavi bir gökyüzü ortaya çıkar. Ilık güneş huzmesi etrafa yayar. Ortalık ferahlar. Temiz berrak bir hava, tatlı bir esinti ile huzur bulursun.
Nisan; adıyla anılan yağmurları ile meşhurdur. Orta Doğu coğrafyasında bildik bileli kutsal sayılır. Kimi yerde yüze düşen her damla o kişinin bahtını açar derler. Kimi yerde Nisan yağmurları cildi hastalıklardan korur, beyazlaştırır derler. Kimi yerde Nisan yağmurları berekettir. Bu yüzden geçmişte çatılı evler yokken, düz damlı evlerin oluklarına Nisan ayında kaplar tutulur biriken yağmur suyu evin içine bereket getirsin diye serpiştirilirmiş. Kimi yerde çocukları bir kaba biriktirdiğin Nisan yağmurları ile yıkasan dinç, gürbüz ve de sağlıklı olur inancı yaygındı.
Toplanan inançların bir göstergesi olarak Mevleviler de Nisan yağmurunu bir tasta toplar. Bu tasa da Nisan tası derler. Kırkikindinin ilk suyunu okuyup içererek şifa ararlar. Anadolu”da Nisan yağmurlarını bereket olarak kabul edenler de yağmur yağdığında bir tasta toplar ve kardeş seçtiklerine elleriyle içirirlerdi. Hala Mevlana müzesinde Nisan Yağmurları kabı durur. Bunun için kardeşleşme törenleri düzenlenirdi. Çünkü bütün mineralleri içinde barındıran Nisan yağmurları ilaç gibi kutsanacak kadar önemliydi.
İşte o Nisan ayında tabiata, canlılara hayat veren Nisan yağmurların yağdığı o ayda, yeryüzünün zümrüt gibi yeşerdiği o Nisan ayında iki büyük değerimi yitirdiğim için Nisan yağmurları hep bana acıyı hatırlatır. Kaç bahar devirse, kaç mevsim geçse, kaç sene gitse de dünyayı yıkayıp temizleyen, bereketi ile sulayan Nisan yağmurları acımı dindirmiyor. Nisan adına ince, ince yağan yağmur içimdeki hüzün gidermeye yetmiyor. Nisan yağmurlarının her damlası acımı hatırlattığından yaralı kalbimi deşiyor gibi. Neşem gidiyor, hüzün çöküyor, kuşlar susuyor. Biliyorum benim tavrım doğru değil. Bahar, hele Nisan neşe demek, umut demek, bereket demek, sevinç demek, yeşillik demek, yağmur demek, güzellik demek. Ama beceremiyorum.
Yapamıyorum çünkü; seneler geçse de, mevsimler eskise de, zaman yürüse de, Nisan yağmurları her yıl tekrar, tekrar yağsa da kalbimin derinliklerindeki acıyı yıkamaya yetmiyor. Bakın bir Nisan daha yaşıyoruz. Bir Nisan yağmuru daha yağıyor. Bir Nisan yağmuru daha tükenecek ama içimdeki acı belki de ölene kadar tükenmeyecek.
Rüzgâr susacak, gökte şimşekler çakmayacak, toprak Nisan yağmurları ile sulanmayacak, seneye kadar her bitki, her canlı bu yağmuru bekleyecek; benim vadem yetecek mi bilmiyorum. Yeterse bile o her kesin mutlu olduğu ayda benim mutluluğu yakalayacağımı sanmıyorum. Sakın beni yanlış anlamayın. Ne yapayım, Nisan gibi hayırlı ve bereketli bir ayda benim de böyle bir hüznüm ve yasım var.
Değerli okuyucularım. Neden Nisan gibi güzel bir ay için “hatırladıkça acı veriyor” dediğime gelince. Yılın 12 ayı içinde, yağmurları ile anılan, uyanan tabiata zümrüt rengini veren, ağaçta çiçek, çiçekte arı olan; meleyen kuzu ve oğlakların Berivanların etrafını sardığı; kelebeklerin uçuştuğu, tatlı güneşi ile aslında benim de çok sevdiğim Nisan ayı için neden böyle hüzünlü bir yas tutuğum ve yazı yazdığıma gelecek olursam, açıklayayım:
Ne yazık ki, bu güzel ayın içinde hayatımda büyük yer edinen iki değeri kaybetmenin üzüntüsünü yaşıyorum Bu yüzden Nisan ayı sevinç yerine benim için hüzün ayı oluyor.
Birincisi dünyaya gelişime sebep olan, insan olarak hayatımdaki tek varlığım, ilk öğretmenim, ilk arkadaşım ve ilk sırdaşım sevgili babam Seyda ye Mele Abdülkerim”i 10 Nisan 1980 de, yani 29 yıl önce ebediyete intikal etmenin üzüntüsünü hala yüreğimde büyük bir acı olarak yaşıyorum. Allah”tan rahmet diliyor, makberi cennet olsun diyorum.
Babamı kaybettiğimde çok sarsılmıştım, hala o sarsıntıyı hissediyorum. Çünkü babam 62 gibi çok genç bir yaşta hayata gözlerini yumdu. Ondan sonra ne fırtınalar koptu, ne sevgiler yok oldu. O’nu andığımda hep gözlerim dolar, burnum akar. O”nu yazarken ellerim titrer üzerime derin bir hüzün çöker. Kendimi kötü hissettiğimde kurduğum hayal aleminde babamı , annemin babası (dedem) ve rahmetli amcam (Hiseyne Mele) ile Cümeylin (Kozlu) ve İloz (Özler) köylerinde geçirdiğim yaz tatilleri aklıma gelir, o güzel günlerimi hayal ederek sakinleşmeye çalışırım.
Babamın sülalesi maddiyata; toprak, mal, mülk, para, pula değer vermezdi. Çünkü O bin yıllık geçmişinde Seyithan Beg, Mirhan Beg, Ali Beg, Bedirhan Beg sülaleleri vardı; üstüne üstlük alim soyundandı, kendi de bölgenin saygın bir alimi ve tüccarıydı.
İkincisi, kim olduğumu derinden öğreten, kimliğini kavramamda önemli rol oynayan; yol rehberim, Mezopotamya bilgesi, konusunda uzman, dostum, arkadaşım; Kürt Tarihçisi Nisan ayının 10. gününde Konya”da dünyaya gelen, aslen Bingöl Karlıova”dan sürgün; ve yine bir Nisan ayında, ebediyete intikal eden (7 Nisan 2008) Cemşit Bender”i (Mehdi Halıcı) kaybedişimizin birinci yıl dönümünü yaşıyoruz.
İnanç olarak itikadım ve Allah”a imanım sonsuzdur. Doğum gibi ölümün de hak bilen bir dinin mensubuyum. Hâşâ, isyan falan da etmiyorum. Bizim de gideceğimiz yer o ebedi berzahtır. Ama her şeye rağmen iki bilge insanın acısını Nisan ayında kalbimin derinliklerinde hissediyorum.
Allah ikisine de rahmet eylesin. Yerleri cennet olsun. Lütfen siz de bu hüzünlü günümde bu iki Mezopotamya âlimi için bir Fatiha okuyunuz ve onlar için dua ediniz.
Kürtler; Gül, Çiçek ve Medya
-03 Nisan 2009 Cuma
Seçim öncesi Kürt sorununda olgunlaşan hava, DTP”nin çıkışı, Cumhurbaşkanı Gül ve Medyanın belirginleşen açılım ümidini Cemil Çiçek”in provokasyonu ile iş zora sokuldu.
Neden mi?
Türk yaygın medyasından iki portre; Diyarbakır AKP Milletvekili Aslan”ın söylemi ve Cumhurbaşkanı Abdullah Gül”ün “Kürdistan” ifadesi (Söylemedim dese de ), seçimler öncesi Kürt sorununda 30 yıldır gelinmeyen bir noktayı işaret ediyordu. Ne var ki seçimler sonunda Cemil Çiçek “DTP”yi” düşman gibi gösteren açıklaması gündeme bomba gibi düştü.
Oysa önce Doğan Grubunun amiral gemisi Hürriyet”in Genel Yayın Yönetmeni, Ertuğrul Özkök PKK önemli bir aktör dedi. Ülkü Ocakları Derneğinin 1978 yılında yapılan kongresinde Abdullah Çatlı ile aynı listede seçime geren; Muhsin Yazıcıoğlu”nun ölümü üzerine yazdığı yazısında “ Ne güzel solcuları döverdik” diyen; MHP kökenli, bugün Fethullahcı medyanın amiral gemisi Zaman”ın Köşe yazarı, eşi AKP”den milletvekili Mümtaz”er Türköne; gerekirse PKK”nın siyasallaşması iyi bir şeydir demişti.
Söz konusu iki yazar 30 yıllık geçmişleriyle yüzde yüz, aykırı, olamaz dedirten, düşünceleri ile uyuşmayan zıt görüş belirtiyorlardı. Tam da, Özkök, Türköne ve Cumhurbaşkanı Gül”ün demek istediklerini Kürtler doğru okumak ve doğru anlamaya çalışıyorlardı ki: Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek, Ergenekon”un kabine içindeki temsilcisiymiş gibi ortaya çıktı ve:
“Türkiye”nin belirli bir bölgesinde DTP”den başka parti kalmadı. Iğdır”ı aldılar, yani Ermenistan sınırındalar. AKP o bölgede sadece Mardin”i kazandı. Tamam, Ankara”yı aldık diye sevinebiliriz. CHP de İzmir”i aldık diye övünebilir. Ama bu kutlamanın Türkiye”nin güvenlik açısından sorunlu bölgesine yardımı olmaz. Oraya ayrıca dikkatle bir bakmak gerekir.” Diyerek bombasını patlatıyordu. Cemil Çiçek, Mecliste legal bir parti olan DTP”yi düşman ilan ediyordu. “Ermenistan sınırına dayandılar. Bu bölgede DTP”den başka parti kalmadı, haritaya bir bakınız. 2004″te güney delerken, şimdi kuzeydeler.” diye illegal örgütten söz ediyormuş gibi bir tavır sergileyebiliyordu. Başbakan Erdoğan “Böyle şey olmaz, tavrı hoş değil..” dese de; Çiçek geri adım atmıyor ve görüşünü yanına aldığı haritalar ile TV”leri dolaşarak ispatlamaya çalışıyordu.
Biliyorsunuz bir süre önce Özkök görüşlerini köşesinde; Türköne de Akşam gazetesinde Nagehan Alçı”ya verdiği röportaj da PKK ile ilgili görüşlerini şöyle dile getiriyorlardı.
PKK KÜRT SORUNUNDA ÖNEMLİ BİR AKTÖR
Özkök, “Sanacaksınız ki karşı çıkacağım” başlıklı makalesinde:
“… Üç Amerikalı, Türkiye”de, Kürt hareketinin önde gelen isimleriyle özel görüşüyor.
Bu kişiler, Şerafettin Elçi, Esat Canan ve Orhan Miroğlu.
Ne görüşüyor bu kişiler?
Kulislere yansıyanlara bakılırsa, “PKK”yı dağdan indirecek bir Kürt Planı…”
Orhan Miroğlu köşesinde “ … PKK ve Kürt sorununa ilişkin bir Amerikan planı var. …AKP”yi yönetenler, eş zamanlı tarih okumasından yoksun. Filistin konusunda arabulucu olmak istiyorlar, kendi Kürt sorunlarında “sair efrad” olmaya razı oldular:”
Nitekim Abdullah Öcalan İmralı”dan sorunun çözümü sürecine destek vereceğini açıkladı ve “Ben bu konuda üzerime düşen sorumluluğu yerine getireceğim”
Peki, bu durumda ne diyeceğiz? PKK”yı muhatap kabul etmeyen Türkiye, şimdi bundan vaz mı geçiyor? Buraya kadar yazdıklarıma bakıp, bu gelişmelere karşı çıktığımı düşünebilirsiniz. Hayır, tam aksine ben bu süreci, bütün ayrıntıları ile destekliyorum. Türkiye”nin geleceğini düşünen herkes de bu sürece destek vermeli. İsten kızalım, ister isyan edelim.
Geldiğimiz nokta, PKK, Türkiye”nin Kürt sorununda önemli bir aktördür.
…Öcalan, kanın durdurulması ve Kürt sorununun çözümüne gerçekten yardımcı olabilecekse, onun eli de itilmemeli.”
KİMSE PKK VE ABDULLAH ÖCALAN”I GÖRMEZDEN GELEMEZ
Evet, Özkök köşesinde bunları yansıtırken, Türköne de Akşam gazetesindeki röportajda şunları söylüyordu: “Çok açık bir şekilde ifade etmek lazım. Kürt Ulusal Hareketi diye bir hareket var. PKK Kuzey Irak Kongre”sine silah bırakması için davet edilecek. PKK yı muhatap almak bize itici geliyor ama aslında PKK”yı DTP ile zaten muhatap alıyoruz. Askeri kanadı HPG, PKK ise siyasi partidir. PKK”nın dağdaki kadroları ve DTP de katılarak temsil edilebilir. Bu toplantıda PKK”ya genel af gibi teminat verilerek karar altına alınacak. Bu güne kadar izlenen politikaların devamı demek, 40 bin insanın daha canı ve 100 milyar dolar daha bütçe demek. Biz bunları yaptık ve tükettik. PKK”nın siyasallaşması iyi bir şeydir. Sonunda PKK”nın siyasallaşması demek şiddet yönteminden uzaklaşmak demektir. Öcalan”ın şikâyet ettiği şartlardan kurtarılması fikrine sıcak bakıyorum. Sonuçta akan kanın durması için elimizdeki tüm araçlar kullanılmalı, hiç biri kutsal şeyler değil. Öcalan”ın serbest bırakılması fikrine cevap verdiğim zaman anti-Kürt kanat “işte görüyor musunuz?” diyecekler. Ama bence her şeyin konuşulması lazım.”
Cumhurbaşkanı ve Medyanın söylemlerinden cesaret alan AKP Diyarbakır Milletvekili İhsan Arslan, Diyarbakır”da yayın yapan Can TV”de “ Kürt sorununu çözmek isteyen hiç kimse DTP”yi, PKK”yı ve Abdullah Öcalan”ı görmezden gelemez ve yok sayamaz” diyordu. Söylemi seçimde puan ve oy almaya yönelik olsa da bir realiteyi dile getiriyordu.
Sayın Özkök ifade ettiği gibi kendi payına ne söylenmesi ve yazılması gerekirse söylemiş ve yazmıştı. Mumtaz”er Türköne”nin söyledikleri Özkök”ün söylemi ile örtüşüyordu. Milletvekili Arsal bir adım daha ileriye gidiyordu. Bu açıklamalara birde Cumhurbaşkanı Abdullah Gül”ün Irak ziyaretinde yıllardır ifade ettiği “Kuzey Irak Yönetimi” yerine ilk defa “Kürdistan Bölgesi Yönetimi” ifadesi kullanması (demedim dese de ) Kürt sorununun önemli gelişmelerin arifesinde miyiz diye 75 milyonu ve Orta Doğuyu ümitlendiriyordu.
KÜRTLER BİZİ DÜŞMAN GİBİ GÖRMEYİN
Hükümet sözcüsü Cemil Çiçek ise, Mecliste legal bir parti olan DTP için Yukarıdaki üçlünün aksine siyasetin baş aktörü Kürtleri çekinmeden düşman gibi gösteriyor, tehlikeye dikkat çekiyordu. Oysa seçimler öncesi AKP, TRT Şeş ve benzeri açılımları, Cumhurbaşkanı “Kürdistan” demişti. Her ne kadar bütün bunlardan “Kürt meselesini çözersek biz çözeriz. Kürtlere TV lazımsa biz veririz. Kuzey Irak”ta bir konferans düzenlenirse biz karar veririz. Kürdistan denilecek ise biz deriz. PKK”ya af ya da silah bıraktırılacaksa biz yaparız” der gibiydiyse yine de bir adımdı.
Hani Nevzat Tandoğan, hem CHP”nin Ankara İl Başkanı; hem de Valisidir. İşte bu Nevzat Tan Doğan”ın; 1944″te Nihal Atsız ve Alparsal Türkeş ile birlikte tutuklanan Osman Yüksel Serdengeçti”ye “ulan öküz Anadolulu, sizin milliyetçilikle, komünizmle ne işiniz var? Milliyetçilik lazımsa bunu biz yaparız. Komünizm gerekirse onu da biz getiririz” dediği gibi.
Kürtler hala yok varsayıldıkları endişesi ile seçimde DTP için var güçleri ile engelleri aşarak beklenenin üzerinde bir başarı elde ederek herkesi şoke ettiler. Nitekim Cemil Çiçek”in endişesi ve açıklaması bu şokun sonunda söylenmiş sözlerden başka bir şey değildi.
Kürtler yerel seçimlerde DTP”ye oy vererek tavırlarını resmileştirdiler.
Kürtler bu tercih ve gelişmelerden son derece memnun olarak şu çağrıda bulunuyorlar: Türk aydınları, AKP, özellikle bu partideki Kürt Milletvekilleri, muhalefet partileri ve Türk medyasının daha cesur olmalı. TRT Şeş, Kürtçe mevlit, Diyarbakır”dan Newroz şöleninin Roj TV” de canlı yayınlanmasının engellenmemesi. Irak”ta Kürt Konferansı”nın toplanması girişimleri, Cumhurbaşkanı”nın “Kürt sorununda iyi şeyler olacak sözünü Kürdistan” sözü ile tamamlaması (Her ne kadar yerel seçim endişesiyle geri adım attıysa da, alıştıra, alıştıra sindirmeyi düşünüyor gibi) Kürt sorununun çözümü için güzel işaretler. Arslan”ın çıkışı Kürtler arasında kabul gördü.
Akan kanın durması için söylemler fiiliyata dönüştüren adımların atılmalı. Sandıkta çıkan mesajımızı açık ve net olarak okunmalı. AKP, 2007 gibi Kürt seçmenden ilgi görmemektedir. Seçim öncesi yapılan adımlar Anayasal güvence ile güçlendirilmeli. Aş ve işten önce Kürtlerin kimliğine saygı gösterilmeli. DTP”ye verilen oyu Çiçek gibi kimse bizi “onlar” olarak nitelendirmemeli. Sorunu doğru okuyarak 30 yıllık bölgedeki savaşı bitiren politikalar üretilmeli.
Mesaj: Kürt sorununu çözün!
- 31 Mart 2009 Salı
Türkiye”nin geleceği için 29 Mart Pazar günü oy atan seçmenler ülkenin geneli ve Kürt coğrafyası için son noktayı koydu. Seçmen AKP”ye “sakin ol, yola devam” dedikten sonra; Türkiye geneli için kimseye “ananı alda git”; Kürt coğrafyası için “Ya sev, ya terk et, yani çek git” diyemezsin mesajını kuşkuya yer vermeyecek netlikte verdi.
Ancak Kürt coğrafyasında seçimde AKP ve DTP için çıkan en önemli mesaj çok açık ve nettir: Seçmen diyor ki “Kürt sorununu çözün.”
Yine seçmen Doğu ve Güneydoğu”da AKP”ye Kürt sorunu ekonomik değil, siyasi bir sorundur. Kürtlerin etnik kimliğini Anayasa güvencesi altına alınmalı demek istedi.
Son olarak seçmenler; AKP ve DTP”ye “sorunların çaresi işbirliği içinde hareket etmenizden geçer” diyerek Meclisteki iki partinin sayısal durumuna işaret ediyor.
Seçmen başta AKP ve de Kürt sorununda muhatabı olan DTP”ye oyları ile açık seçik yaptığı çağrıda şu mesajlara yer veriyordu:
Sayın Başbakan R. Tayip Erdoğan vakit kaybetmeden, Diyarbakır”da TV kameraları karşısına geçen, barış için ılımlı mesajlar veren DTP Eş Başkanı Ahmet Türk ile diyaloga girmelidir. AKP, 2007 Genel Seçimleri”nden beri DTP”yi dışlayan tavrından vazgeçmeli. DTP”nin uzattığı barış elini tutmalıdır.
AKP ve DTP söz konusu yerel seçimler olsa bile ortaya çıkan tabloda seçmen olarak mesajımıza kulak vermeliler. AKP ve DTP Nisan ayını Türkiye tarihinde acıların son bulduğu bir tarih olması için gereken ortamı sağlamalılar. Genel Seçimlerden daha güçlü bir oy desteği ile ortaya çıkan DTP”nin siyasi varlığını AKP kabul etmeli; Kürt sorununu DTP ile Meclis çatısı altında çözmelidir.
AKP dostluk elini uzatacak ise DTP bu eli geri çevirmeyeceğini ilk günde yaptığı açıklama ile ortaya koymuştur. Tam da Ergenekon Terör Örgütünü Fırat”ın Doğusunu da yargı alanına girdiği bir konjonktürde bu işbirliği AKP içinde, DTP içinde hayati bir gelişme olarak iyi okunmalıdır.
2007 seçimlerinden sonra sessizliğe bürünen AKP yeniden özgürlükçü, demokrat ve de AB normları doğrultusunda ilerlemelidir. Oluşan gelişmeler ve halkın tercihi “derin devletin çöküşü” olarak algılanmalı. DTP ile işbirliği yapmanın tam da zamanı olduğunu AKP görmelidir. On binlerce kürdün hayatına kast eden, katliam gerçekleştiren, asit kuyuları oluşturan ETÖ zihniyetinin kökünün kazılması için AKP ve DTP iş birliği yapmalıdır.
Kürtleri işlediği cinayetler ile sindiren, AKP hükümetini de darbe ile felç ederek iktidardan düşürmek isteyen ETÖ”ne Adaletten önce AKP ve DTP”nin kuracakları diyalog ile darbe vurabilir. Diyalog gerçekleşmez ise bedelini yalnız AKP ve DTP değil, Türk- Kürt; bu ülkede yaşayan herkes öder. Seçimin böylesi hayati bir sonucu ortaya çıkardığı unutulmasın.
Türkiye”de şu an darbeciler yargılanıyor. Diğer taraftan da Kuzey Irak Kürt Konferansı ile Kürt sorununda çözümü yakalamak için önemli adımlar atılıyor. Son bir aydır meydana gelen gelişmelerden bir şeylerin olacağı gün gibi ortada. Belli ki “Kürd” sorununda yeni bir döneme girilmektedir. Türkiye, Irak, Irak Kürdistan”ı; ABD ve AB önemli bir adımın eşiğindedirler. Bu oluşuma akıllı bir şekilde DTP, hatta PKK dâhil edildiğinde koşullar herkesi tatmin etmese de ilk adım ile “Barış” ihtimali belirleneceği kaçınılmaz gözüküyor.
Bu ihtimal her şeyden önce kışla ve dağda gençlerin ölümünün önüne geçmiş olacak. Bu ihtimal 30 yıldır süregelen ölmek ve öldürmek sözcüğünü ortadan kaldıracak. Bu ihtimal Türk ve Kürt gençlerinin savaşarak ölmelerine engel olacak. Bu ihtimal Ergenekon zihniyeti için bir son olacak. Bu ihtimal şehirlerin göbeğinde patlatılan bombalar; ölen onlarca masum sivil için kâbus olmaktan çıkacak. Bu ihtimal ile yollarda, şehirlerde araçlar havaya uçmayacak, yakılmayacak, kundaklanmayacak. Bu ihtimalle artık ne Dağlıca, ne Aktütün, ne Güçlükonak, ne Şemdinli, ne de Susurluk olaylarının meydana gelmesine fırsat verilmeyecek. Bu ihtimal artık 33 erin ölümü, korucu minibüsünün cayır, cayır yanışını ortadan kaldıracak. Bu ihtimal devletin içinde yuvalanan ve insanları infaz eden örgütlenmeyi boğacak. Bu ihtimal “vatansever, darbeci” çeteleri ebedi tarihin derinliklerine gömecek.
29 Mart 2009 Yerel seçimler açık ve net olarak göstermiştir ki Kürd sorununda DTP”den başka bir muhatap yoktur. Seçimde görüldüğü gibi AKP batıda kendisiyle, Doğu ve Güneydoğu”da DTP ile yarıştı. AKP oy kaybetmişse bile Meclisteki çoğunluğu ile Kürt sorununda DTP ile birlikte çözüm bulabilir. Mecliste muhalefet olamayan muhalefet ve onun destekçisi medya ile Kürt sorunun çözülmediği görülmüştür. Anayasal temelde çözüm, demokrasi, özgürlük ve Türkiye”nin yeniden şekillenmesi Meclis çatısı altında AKP+DTP diyalogu ile gerçekleşebilir. İki partiyi yönetenler; alacakları kararlar ile Türkiye ve Dünya”da herkesi şaşırtmalılar. Bu seçim Türkiye”yi her alanda düze çıkartan bir seçim olmalıdır.
Dünyada her şeyin, ama her şeyin hızla değiştiği bir asırda yaşıyoruz. AKP ve DTP bu değişime ayak uydurmalı. Dünyada esen rüzgâra karşı durmamalılar. Artık dışardan birileri tarafından iteklenmek yerine kendi iradeleriyle yeni bir kulvara girmeliler. Ülkenin önünü kesmek, direncini kırmak isteyenlere yeniden toparlanma fırsatı vermemek için AKP ve DTP ortak noktada buluşmayı bilmeleri gerekiyor. AKP bu seçimlerde aldığı oy potansiyeli ile daha çok demokrasi, daha çok özgürlük ve Kürt sorunun çözmek için seçmenin kendisine verdiği görevi özgüveniyle buluşturarak sonucu algılamalıdır. Yeniden iktidar olmuş bir canlılık ve hevesle 2002 de başladığı reformları tamamlamaya soyunmalıdır.
AKP, işe parti kapatmayı zorlaştırmakla başlamalı. Seçim yasasını, yüzde 10 barajını hemen ele almalı. AB kriterlerinde eksik kalan bütün yasaları parlamento önüne getirmeli. Seçim öncesi dile getirdiği gibi özel TV”lerde Kürtçe yayın, Kürtçe Eğitim, Üniversitelerde Kürd Dili ve Edebiyatı bölümleri, Kürtçe yer adlarının orijinal iadesi ve Diyarbakır Cezaevi”nin müze haline getirilmesi projeleri DTP”nin desteği ile hemen devreye sokulmalı.
Doğudaki seçimler gösterdi ki bu bölgede seçime giren 19 parti içinde sadece iki parti var. Onlar da AKP ve DTP. AKP, artık geçmişin derin statükocu kulvarından sıyrılmalı. Kürt sorununda çağın gerektiği politik açılımdan korkmamalı. Kürtler arasında zayıflanan imajı yeniden canlandırmalı. TRT Şeş ile elde edilen kazanımı yukarıda sıraladığım adımlar ile ileriye götürmeli. AKP ve DTP bölgenin önemli sorununda ortaya çıkan boşluğu doldurmak için adım atmazlar ise bu boşluğu başkaları doldurur. Başkaları doldurdu mu iş işten geçer.
Uzmanlar söz konusu gelişmelerin bir fizik kanunu olarak işaret etmekte. Kürt halkı adına AKP ve DTP ortak paydada buluşmazlar ise adım, adım başka aktörlerin ortaya çıkacağı kaçınılmaz olacağını ileri sürmektedirler. Nitekim bölgede uzun süre iş birliği halinde hareket eden Ergenekon ve “Kürd Hizbullah”ının yeniden etkin olabileceği iddia edilmektedir. İş o noktaya geldiğinde AKP ve DTP çok geç kalmış olacak diyorlar.
Evet, ben seçmenin attığı oydan: verdiği mesajdan ve yaptığı tercihten bunu anladım. AKP ve DTP ne anlam çıkartırlar, nasıl hareket ederler bilemiyorum. Bir köşe yazarı olarak görevim, seçmenin talebini ilgili adreslere iletmekte aracılık görevini yerine getirmektir. Dilerim parti yöneticileri bu mesajı benim gibi algılamışlardır. Kürt halkını ve ona destek olan her ırk, din ve dildeki seçmene çözüm için yaptığı katkı ve tercihten dolayı kutluyorum.




